|
<<geri
DÜNYA EDEBİYATI ÖDEVLERİ
1. DÜNYA EDEBİYATLARI ÖDEVİ
A1 - HL
Konu: "Kırmızı Pazartesi" ve "Yabancı" adlı eserlerde kullanılan imgelerin iletilmek istenen mesajlara katkısı.
Ad Soyad: İrem DARICI
Aday no : D 0811- 010
Kelime sayısı: 1497
Rehber Öğretmen: Birgül Türkoğlu
KIRMIZI PAZARTESİ VE YABANCI 'DA İMGE KULLANIMI
Gabriel Garcia Marquez, "Kırmızı Pazartesi" adlı eserinde bir cinayetten esinlenerek gelenekçi Kolombiya toplumunun sorunlarını anlatmaktadır. Marquez, bu konuyu ele alarak gelenek, görenek ve törelerin birey üzerindeki etkilerini işlemekte ve bunların bireyleri istemedikleri bir cinayete kadar sürüklediğini ortaya koymaktadır. Albert Camus, "Yabancı" adlı eserinde toplumsal bir kimlik taşımayı reddeden; doğayı, çevresini duyularıyla algılayan ve hayatı alışkanlıkların toplamı olarak gören Meursault adında bir bireyin bilinçsizce işlediği bir cinayet sonrasında başına gelenleri anlatmaktadır. Yazar, Meursault'un yaşadıklarını, olay ve durumlara bakış açısını anlatarak toplumlarda hayatı onun gibi algılayan bireyler olabileceğini ortaya koymaktadır. Camus, eserinde imgeler kullanarak, ana kahraman olan Meursault'un çevresini ve doğayı duyularıyla algıladığını göstermektedir. Ayrıca onun hayat görüşünü, işlediği cinayet anında ve önceki ruhsal durumunu okuyucuya gösterebilmek; okuyucunun kendini Meursault'un yerine koyarak çevreyi ve doğayı onun gibi duyularıyla algılayabilmesi için de imgeler kullanmaktadır. Marquez ise başta ana karakter Santiago olmak üzere eserde adı geçen diğer kahramanların kişiliklerini okuyucunun daha iyi kavramasını sağlamak ve özellikle Santiago'nun öldürülüşünü anlattığı bölümde yaşanan olayın vahşetini okuyucuya hissettirmek için imgelere başvurmaktadır.
Albert Camus, Meursault'un çevresini, doğayı duyularıyla algıladığını göstermek için imgelerden yararlanmaktadır. Okuyucu Meursault'un hedonist yapısıyla ilk kez, annesinin cenazesine giderken izlenimlerini aktardığında karşılaşmaktadır.
"Otobüsü kaçırmamak için koştum. Bu aceleden, koşuştan, üstelik bunlara eklenen sarsıntıdan, benzin kokusundan, yoldaki ve gökteki ışıkla ısı yansımasından, herhalde, bütün bunlardan olacak, sızıp kalmışım. " (Camus, 12)
Yazar, bu örnekte "sarsıntı", "benzin kokusu", "ışıkla ısı yansıması" gibi duyulara hitap eden sözcükler, yani imgeler kullanarak Meursault'un çevresini duyularıyla algıladığını göstermektedir.
Yazar, Meursault'un annesinin cenazesinin bulunduğu odaya girdiğindeki ilk izlenimlerini vererek yine okuyucunun onunla ilgili duygu ve düşüncelerinin şekillenmesini sağlamaktadır.
"İçeri girdim. Burası beyaz badanalı, üstü camla örtülü, çok ışıklı bir salondu. İçinde eşya olarak yalnız iskemleler ve X biçiminde sehpalar vardı. Ortada iki tanesinin üstünde kapağı kapalı bir tabut duruyordu. Ceviz rengine boyanmış tahtaların üstünde yalnız yarı çakılmış parlak vidalar göze çarpıyordu. Tabutun yanında beyaz kaputlu bir Arap hastabakıcı duruyordu. Başında parlak renkli bir başörtü vardı." (Camus, 14)
Yazar, burada kullandığı "parlak" ve "ışıklı" imgeleriyle Meursault'un gözüne batan, onu rahatsız eden öğeleri ortaya koymaktadır. Ayrıca okuyucu bu imgesel anlatımdan parlaklığın ve ışığın Meursaut'u huzursuz ettiğini anlamaktadır.
Yazar, parlaklığın ve ışığın yanı sıra güneşin ve sıcaklığın da Meursault için bir rahatsızlık kaynağı olduğunu yine imgelere başvurarak anlatmaktadır. Yazar, Meursault annesinin cenaze töreninde güneşin altında uzun süre yürümek zorunda kaldığı zaman onun içinde bulunduğu ruh halini şöyle anlatır:
" Gök güneş içindeydi. Kızgın hava toprağın üzerine ağır basmaya başlıyor ve sıcaklık hızla artıyordu. Bilmiyorum neden, yola koyulmadan bir hayli bekledik. Koyu renk elbiselerim içinde sıcaktan bunalıyordum. "(Camus, 21)
Yazarın kullandığı "gök güneş içindeydi", "kızgın hava", "sıcaktan bunalmak" gibi imgeler Meursault'un güneşten ve sıcaklıktan bunaldığını, bu unsurlar yüzünden bilincinin yok olduğunu ortaya koymaktadır.
Yazar, Meursault'un doğayı seven ve doğayla baş başa olmaktan zevk alan bir kişiliğe sahip olduğunu da imgelerle anlatmaktadır.
"Dışarıya çıktığım zaman gün iyice ağarmıştı. Marengo'yu denizden ayıran tepeler üstünde gökyüzü kıpkızıldı. Tepelerin üzerinden aşan rüzgar tuz kokuları getiriyordu. Güzel bir gün hazırlanmaktaydı. Ne zamandır kırlara çıkmamıştım, anam ölmeseydi ,diye düşünüyordum, kimbilir ne güzel gezip eğlenirdim"(Camus,19)
Yazar burada, "gökyüzü kıpkızıldı", "tuz kokuları" gibi imgelerle Meursault'un hayattan zevk almasını bilen bir kişilik olduğunu ve doğayı sevdiğini göstermektedir. Ayrıca Meursault'un güzel bir günün hazırlandığını düşünmesi ve kırlara çıkmayı düşünmesi hayattan zevk almasını bilen bir kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. Rüzgarın tuz kokusu getirdiğini belirtmesi de onun gözlemci kişiliğinin göstergesidir.
"Düzlük sarımtırak taşlar ve gökyüzünün koyulaşan mavi zemini üzerinde bembeyazduran çiriş otlarıyla kaplıydı(.)Düzlüğün kenarına varmadan ,durgun deniz ve heybetli kara çıkıntısı görünüyordu"(Camus,53)
Meursault'un gözünden yapılan bu tasvirden doğanın bu özelliklerinin onun hoşuna gittiği ve böyle bir ortamda kendini rahat hissettiği ve mutlu olduğu 'durgun', 'duru', 'bembeyaz' imgeleriyle anlatılmaktadır.
Albert Camus, Meursault'un işlediği cinayeti ve öncesini anlatırken kullandığı imgelerle onun ruhsal durumunu okuyucuya aktarmıştır.Yazar, güneş, ışık, ses ve sıcaklığın Meursault'daki gerilimi arttırıcı unsurlar olduğunu, Meursault'un bu unsurların etkisinde kalarak cinayete adeta sürüklendiğini hissettirmektedir. Meursault ruhundaki sıkıntıyı dağıtmak için bu cinayeti işlemekte, sonra dağıttığı şeyin içindeki sıkıntı değil kendi hayatı olduğunu anladığını ve yaptığından pişmanlık duymaya başladığı da "Yıkımın kapısını kesik kesik dört kez çalmıştım sanki" ifadesiyle dile getirmektedir.
Yazar, Meursault'un sıcaklık ve parıltı gibi unsurlarla karşılaştığında bilincini yitirdiğini imgelerle anlatmaktadır. " Güneş kumlara tam tepeden vuruyordu, deniz üzerindeki parıltısı dayanılır gibi değildi.(.) Yerden yükselen cehennem sıcağı içinde güçbela soluk alabiliyorduk.(.) Haddinden fazla ısınan kumlar şimdi gözlerime kıpkızıl görünüyordu." (Camus, 56)
Yazarın, "cehennem sıcağı", "haddinden fazla ısınan kumlar", "kıpkızıl" gibi imgelerle okuyucunun görme ve dokunma duyusunu harekete geçirmekte, kendini Meursault'un yerine koyarak ve onun yaşadığı bunaltıyı hissetmesine yardımcı olmaktadır.
Yazar, Meursault'un sahildeki ortamdan bunalıp adım adım cinayete sürüklendiğini, kendini baskı altında hissettiğini yine imgeler aracılığıyla anlatmaktadır.
" Hep o aynı cırlak kızıllık. Deniz, kumlarda, küçük dalgaların o acele ve boğuk nefesiyle soluyordu. Güneşin altında sanki alnımın şiştiğini hissediyordum. Bütün bu sıcaklık üzerime abanıyor, ilerlememe engel oluyordu. O kocaman ve sıcak soluğu yüzümde hissettikçe, dişlerimi gıcırdatıyor, pantalonumun ceplerindeki yumruklarımı sıkıyor, güneşi ve üzerime boşalttığı koyu sersemliği alt edeyim diye, vücudumu kasıyordum. Kumlardan beyazlaşmış midye kabuğundan ya da bir cam kırığından kılıç gibi ışıklar fışkırdıkça, çenelerim kasılıyordu." (Camus, 60)
Yazar, "Deniz kumlarda, küçük dalgaların o acele o boğuk nefesiyle soluyordu" yargısıyla denizin bile tıpkı Meursault gibi güneş yüzünden ezildiğini, yaşama mücadelesi verdiğini göstermektedir böylece okuyucuda aynı koşullarda bulunan herhangi bir bireyin bu cinayeti işleyebileceği fikrini uyandırmaktadır. Ayrıca yazar, Meursault'un cinayeti işlediği sahildeki ortamı anlatmak için "cırlak kızıllık", "kocaman ve sıcak soluk", "koyu sersemlik", "kılıç gibi ışıklar" imgelerini kullanmakta, Meursault'un güneş ve sıcaklıktan dolayı kendini kapana kısılmış gibi hissettiğini, cinayete adeta sürüklendiğini göstermekte ve okuyucunun da doğayı ve çevreyi Meursault gibi algılayabilmesini sağlamaktadır.
Albert Camus, Meursault'un bu eserinde topluma yabancı bir bireyin kişiliği hakkında ipuçları vermek; önceden planlanmış bir cinayet işlemediğini göstermek, onu rahatsız eden veya rahatlatan unsurları ve bu unsurların ona etkisini iletmek, okuyucuda da benzer etkileri yaratmak ve okurun Meursault'a hoşgörüyle yaklaşmasını amacıyla imgelerden yararlanmaktadır.
Gabriel Garcia Marquez'in bir töre cinayetini anlatan "Kırmızı Pazartesi" adlı eserinde imgeler okuyucuyu vahşice öldürülen Santiago Nasar'ın masumiyetine inandırmak, bekaretini Santiago'nun bozduğunu söyleyerek onun öldürülmesine neden olan Angela Vicario'nun, piskoposun kişiliklerini, toplum baskısı yüzünden istemedikleri bir cinayeti işlemeye itilen Pedro ve Pablo Vicario'nun ruhlarındaki birikmiş vahşeti anlatmak amacıyla kullanılmaktadır.
Angela, evlendiği gecenin ertesi günü kocası tarafından bakire olmadığı gerekçesiyle eve yollanmaktadır. Ağabeyi Pablo'nun "Bunu kim yaptı ? " sorusuna bir cevap ararken yazar, Angela Vicario'yu bir avcıya benzetmekte ve onun eser içindeki rolünü imgesel bir anlatımla okuyucuya aktarmaktadır.
"Adını söylemekte kısa bir süre kararsız kalmıştı. Belleğinin karanlıklarında onu aramış, bu dünyada olduğu gibi öteki dünyada da insanın birbirine karıştırabileceği adlar arasında, ilk bakışta onu buluvermiş ,bir avcı ustalığıyla, alın yazgısı yaratılış gününde belirlenmiş bir kelebek gibi onu duvara çivileyivermişti: - Santiago Nasar, deyivermişti"(Marquez,47)
Bu örnekte "bir avcı ustalığıya" ifadesinden Angela'nın avcıya benzetildiği anlaşılmaktadır. Zayıf, güçsüz, genç ve ömrü kısa olduğu için de Santiago bir kelebeğe benzetilerek Santiago'nun suçsuz olduğunu düşündürülmektedir. Ayrıca bu alıntıda anlatıcının taraflı tutumu göze çarpmaktadır. Anlatıcının 'buluvermişti', 'çivileyivermişti', 'bir avcı ustalığıyla' ifadelerini kullanması okuyucunun Angela'nın Santiago'ya iftira attığı yönünde bir fikir geliştirmesine neden olmakta, Santiago'nun suçsuzluğu pekiştirilmektedir.
Yazar, toplum tarafından çok saygı duyulan , önem verilen piskoposun da kişiliğini imgeler aracılığıyla ortaya koymaktadır.
"Piskopos vapurdan inmemişti. Yetkililer ve öğrencilerden başka rıhtımda büyük bir kalabalık birikmişti. Her yerde piskoposa armağan olarak getirilen, kafesleri içinde semiz horozlar görülüyordu. Çünkü piskoposun en sevdiği yemek horoz ibiğiyle pişirilen çorbaydı. Dalgakıranların üstüne o kadar çok odun yığılmıştı ki bunları vapura yüklemek için en azından iki saatlik bir zaman gerekliydi. Ama piskopos durmamış, bir canavar gibi homurdanarak ırmağın kıvrımında görünmüştü."(Marquez,21)
Burada kullanılan görme ve işitme duyusuna hitap eden 'canavar' ve 'homurdanmak' imgeleri, okuyucunun halk tarafından saygı gören, uğruna eğlenceler düzenlenip, yemekler pişirilen piskoposun bu kadar hazırlığa ve saygıya layık olup olmadığı sorgulamasını; onun ilgiye, hizmete layık olmadığını düşünmesini sağlamaktadır.
Marquez, işlenen cinayeti ve sonrasını anlattığı bölümlerde kullandığı imgelerle bir yandan Santiago'nun masumiyetini ortaya koyarken, bir yandan da okuyucunun Vicariolar'a öfke duymasını sağlamaktadır. Santiago için "Sırılsıklam olmuş bir yavru kuşa benziyordu"(Marquez,106) , "Kızkardeşim gözlerinin önünden bir meleğin geçtiğini sanmıştı" "Santiago beyaz elbisesini giymişti" (Camus,107) denmesi ve Pedro Vicario'nun "şaşılacak şey , bıçak hep tertemiz çıkıyordu" (Marquez,109) sözleri okuyucuya Santiago'nun masum olduğunu düşündürmektedir.
"Umutsuzluğa kapılan Pablo Vicario bir vuruşta düşmanının karnını yanlamasına boydan boya yarmış ve barsakların içinde dışkılar patlamaya benzer bir gürültüyle dışarı fırlamıştı" (Marquez,110)
Bu örnekte, işitme duyusuna hitap eden "patlamaya benzer bir gürültü" imgesiyle Vicario kardeşlerin Santiago Nasar'a uyguladıkları vahşet ortaya konulmuştur. Ayrıca; "acıdan kıvranarak bağırmak", dana gibi böğürmek" (Marquez,109) imgeleriyle de Vicariolar'ın uyguladıkları vahşete dikkat çekilmekte, böylece şiddetin uygulandığı Santiago'ya karşı acıma duygusu yaratılırken okuyucuya Vicario Kardeşlerce Santiago Nasar'ın haksız yere öldürüldüğü düşündürülmektedir.
Sonuç olarak; "Kırmızı Pazartesi" adlı eserde imgelerin kullanılması Santiago, Angela, Piskopos ve Vicario kardeşlerin kişilik özelliklerini anlatmak, okuyucuyu düşünmeye ve sorgulamaya yöneltmek, yaşanan vahşeti hissettirmek, Santiago'nun işlemediği bir suç yüzünden vahşi bir cinayete kurban gittiğini, Vicarioların ruhlarındaki birikmiş nefret duygusunu gösterebilmek içindir. "Yabancı" da ise Albert Camus cinayeti işlediği bölümde kullandığı imgelerle Meursault'un bu cinayeti bilinçsizce işlediğini, diğer bölümlerde ise Meursault'un kişiliğini, doğadan hoşlandığını ve doğayla iç içeyken kendini rahat hissettiğini; güneş, pırıltı, ışık gibi unsurların onun üzerinde baskıcı bir unsur olduğunu göstermektedir. Böylece iki yazar da kahramanların karakterlerini yansıtırken hedefleri doğrultusunda okuyucuda anlayış, hoşgörü; acıma ve öfke duyguları uyandırarak onların eserlerle bütünleşmesini sağlamaktadırlar. KAYNAKÇA
1) Camus, Albert. Yabancı. İstanbul: Can Yayınları, 2003.
2) İnce, Özdemir. Şiir ve Gerçeklik. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları,2001.
3) Marquez, Gabriel Garcia. Kırmızı Pazartesi. İstanbul: Can Yayınları, 1996.
2.DÜNYA EDEBİYATI ÖDEVLERİ
(DETAYLI İNCELEME)
Konu : Albert Camus'un "Yabancı" adlı eserinin mahkeme bölümünde yer alan, güneş ve sıcaklık öğelerinin, imgesel ve simgesel önemi.
Ad Soyad : Mehmet Pekpak
Öğrenci no : D0811006
Sözcük sayısı : 1415
Rehber öğretmen : Birgül Türkoğlu
İMGE VE SİMGELERLE YARATILAN TOPLUMSAL BASKI
Toplumların oluşumunda yer alan temel öğe birliktir. Özellikle de hoşgörünün olmadığı toplumlarda, toplumda yer alan insanlar birbirlerine düşünsel olarak ne kadar yakın olursa, toplumda anlaşmazlıklardan doğan sorunlar da o kadar az olur. Bu nedenden ötürü, insanları ayrı ayrı bireyler olarak düşünmeyip, onları anlama çabası göstermeyen toplumlarda, toplumsal baskı çok yoğundur. Bu gibi toplumlarda, toplum adeta bireylerin yazgısına karar verir ve bireyler dayatılan hayatı yaşamak zorunda bırakılır; farklı olan bireyler ise dışlanır veya cezalandırılır. Varoluşçu bir yazar olan Albert Camus, "Yabancı" adlı eserinde toplumdan çok farklı olan bir karakteri ve bu karakterin farklılıklarından dolayı cezalandı-rılışını anlatırken, aslında bu baskının bir iki kişi tarafından değil, toplumun başka kesimlerinde de hissedildiğine dikkat çeker. Camus, güneş ve sıcaktan bunaltıcı bir ortam yaratırken yararlanır. Bu imgesel kullanım, toplumun baskısını göstermeye de yarar. Böylece, güneş ve sıcaklık, hem imge hem de simge işlevi görür. Bu ayrıntılı inceleme yazısında, romandaki güneş ve sıcaklık öğelerinin, eserde duruşmanın anlatıldığı ikinci bölümün üçüncü kısmındaki imgesel ve simgesel işlevi incelenecektir.
Romanda, toplumdan farklı olan Mersault'nun duruşması, toplumun baskıyla düzen oluşturmaya çalıştığını gösterme ve gözdağı oluşturma açısından çok önemlidir. Bu nedenle yazar, dava süresince baskının çok yoğun olacağını anlatmak için, davanın olabildiğince sıcak bir zamanda geçmesini tasarlar. "Bu dönem haziranla birlikte bitecekti. Duruşmalar başladığı zaman dışarıda güneş ortalığı kavuruyordu." (80) cümleleri, davanın sıcak bir mevsimde görüldüğünü kanıtlarken, aynı paragrafın ilk cümlesi olan "Diyebilirim ki, sonuç olarak, yazın yerini çabucak bir başka yaz alıverdi.", davanın sıcak bir zamanda görülmesi için bir yıl beklemeye de razı olunduğunu gösterir. Duruşmalar sırasında tıpkı güneşin ortalığı kavurması gibi, toplumun baskısı da Mersault ve birçok insanın kişiliklerini bozmaya onları yok etmenin aracı olur. Baskının bu denli şiddetli olacağı, "kavurmak" sözcüğünden anlaşılır. "Kavurmak" sözcüğü, "güneşin ortalığı kavurması" deyiminde kullanıldığında, mecazi bir anlam kazanır ve şiddetli, yok edici bir sıcaklığı tarif eder. "Kavurmak", burada da baskının yok ediciliğini ve büyük gücünü ortaya koymak için özellikle kullanılır. Ayrıca toplum, farklılık taşıyan bireyleri içinden atmak için zahmetten çekinmez ve gereken her şeyi yapar. Bu, romanda tekrar yazın beklendiğinin aktarılmasıyla anlaşılır. Bu tümcelerin, bölümün ilk paragrafında yer alması, ileriye yöneliştir. En baştan, toplumun baskısının çok yoğun olacağı, böylece okuyucuya aktarılır ve eserin ilerisinde baskı gerçekten yoğun biçimde hissedilir. Eserde verilen ayrıntılarla, toplumun "yabancı"ları arasında istemediği ve onlara büyük bir baskı uyguladığı ortaya konur. Bunun için de Mersault'nun davası haziran ayına, yani romanın dış mekanı Cezayir'de sıcağın en etkili olduğu aya atılır.
"Yabancı" adlı eserde, Mersault'nun yargılandığı mahkemenin anlatıldığı bölümde, tıpkı dış mekanda olduğu gibi, iç mekanda da güneş ve sıcaklık etkilidir. "Perdelere karşın güneş yer yer içeriye sızıyordu., havaysa daha şimdiden boğucu bir hal almıştı. Pencereler kapalıydı." (81) betimlemesinde yer alan güneş ve sıcağın içeriye sızışı ve bunların boğucu bir hal alması gibi imgelerle ortamın duruma etkisini okuyucuya hissettirir. Bu betimlemede güneşin perdelere rağmen içeriye sızmasıyla; Albert Camus, avukat ve kendini destekleyecek kişilere rağmen Mersault'nun toplumun baskısını üzerinde hissedeceğini çağrıştırır. Ayrıca "pencerelerin kapalı olması", sıcağın dışarı çıkmayacağını, içerinin giderek havasızlaşacağını imgeleyerek Mersault'nun oluşturulan baskıdan kaçamayacağına işaret eder. Böylece, kapalı bir mekana girmesine rağmen güneşten kurtulamayan Mersault, çok sıcak ve bunaltıcı bir ortamda yargılanacaktır. İşte burada romandaki güneş ve sıcaklık imgeleri, simgesel değer yüklenmeye başlar. Yani Mersault, toplumun kuralları ve baskısına göre yargılanacaktır. Onun yargılanması, işlediği suçtan çok toplumdan farklı olmasına dayandırılacaktır. Güneş, mahkemenin boğucu bir havaya bürünmesinde önemli bir etkiye sahiptir. Burada Albert Camus, güneşi ve yaydığı sıcaklığı mahkeme sürecinde hissedilen toplum baskısının simgesi olarak kullanır. Güneş ve sıcaklık yani toplumun baskısı, Mersault'yu hiç bırakmayacaktır. Bu çıkarımlar yine bir ileri yönelişi doğurur. Nitekim, bölümün ilerleyen paragraflarında, Mersault'ya bir yazgının dayatıldığı ve toplumun baskısını sürekli hissettiği görülür. Hatta bu baskının giderek artacağı, "...oturumun sona erdiğini ve tanıkların dinlemek üzere öğleden sonraya bırakıldığını bildirdi." (85) ifadesinden anlaşılır. Duruşmanın daha sıcak saatlere ertelenmesi, duruşmanın sonraki bölümünde daha yoğun boğucu bir ortamın Mersault'yu beklediği konusunda okuyucuyu hazırlar ve okuyucuda Mersault üzerindeki toplum baskısının artacağı fikrini uyandırır. Baskının arttığı ise, "Yalnız sıcak daha da artmıştı" (86) tümcesiyle ortaya konur. "Güneş" ve "sıcaklık" imgeleriyle yansıtılmaya çalışılan, toplumun baskısının Mersault'yu yargılanacağı süreç boyunca bunaltacağı ve yaşantısının akışını değiştirmekte etkin rol alacağını hissettirmektedir.
Uygulanan baskı, duruşma ilerledikçe Mersault'yu daha da boğar ve Mersault tamamen baskının altında ezildiğini hisseder. "Yüzümü kaplayan terleri sildim ve ancak Yurt Müdürünü çağırdıkları zaman biraz kendime gelip nerede olduğumu anlayabildim." (86) ifadeleri, Mersault'nun kendinden geçmeye ve kontrolünü yitirmeye başladığını gösterir. Bu alıntıda, aynı zamanda Mersault'nun Yurt Müdürünü görünce rahatladığı da belirtilir. Bu, Mersault'nun tanıdık insanları görünce, baskıdan biraz kurtulduğunu gösterir. Bunun nedeni, bu insanların Mersault'nun zararsız, kendi halinde hatta kimilerinin iyi bir insan olarak düşün-meleri ve Mersault'ya hoşgörülü davranmalarıdır. Ama Mersault tanımadığı insanların hal ve tavırlarını görünce, baskının altında ezilir ve baskı ulaşmak istediği noktaya daha da yaklaşır. "Bütün bu insanların benden son derece nefret ettiklerini anlıyordum." (87) tümcesinden, Mersault'nun insanların nefretini anladığı, "O zaman bir şeyin bütün salonu ayaklandırdığını hissettim ve ilk kez suçlu olduğumu anladım" (87) tümcesi ise Mersault'nun, toplumun gelenekçi tutumu ve buna dayalı baskısından suçlandığını algıladığını gösterir. Böylece mahkemede neyle yargılandığının bilincine varır. Bu güçlü baskının farkına varan ve kendini tanıyan birini görünce rahatlamaya başlayan Mersault, sonradan onu çok daha iyi tanıyan ve onu çok daha iyi savunabilecek insanları gördüğünde, sıcağın bunaltıcı etkisinden kurtulamaz. Yazar daha sonra, mahkemeyi anlatan paragrafların hiçbirinde, Mersault'nun rahatladığını ya da sıcaktan daha da bunaldığını anlatmaz. Böyle bir tanımlamada bulunmamasının nedeni, artık baskının, kontrolü ele geçirdiğini ortaya koymak istemesidir. O günkü duruşma bittikten sonra hapishaneye dönerken, artık akşam olmuştur ve Mersault'nun o sıradaki düşünceleri de, toplumun baskısını gösterme açısından çok önemlidir. "Yaz göklerinde uzanıp giden o bildik yollar insanı günahsız uykulara da zindanlara da götürebiliyormuş demek." (93). Bu cümle, artık Mersault'nun toplumun belirlediği yazgıya uyma ve uymamanın sonuçlarının da farkına vardığını kanıtlar. Güneşin gösterdiği toplumun dayattığı yazgı, bireyi günahsız olduğuna ve vicdanen rahatlamaya yöneltirken, aksi bir yolu seçenler yani "yabancılar" cezalandırılır. Bölüm boyunca, Mersault düşünsel anlamda dinamiktir ve değişim gösterir. Mersault, en başta yargılanmasını absürd bulurken, mahkemenin sonunda toplumun ona dayattığı yazgıya uymadığı için suçlu olduğuna inanır. Bunun nedeni de, mahkemede sıcakla imgelenen toplumun uyguladığı baskıdır.
Mahkemenin anlatıldığı bölümde, baskıyı Mersault dışında hissedenler de vardır. "Sanki bir mucize gibi, jüri üyelerinin, savcının, avukatımın ve birkaç gazetecinin ellerine birer hasır yelpaze sıkıştırılmıştı." (86) cümlesi, Mersault dışında, sıcaktan yani toplumun baskısından etkilenenleri belirtmek için kullanılır. Savcı, Mersault'yu sürekli toplumun ondan beklediklerini yaşamamaktan dolayı suçlar. Bu, savcı için toplumsal düzeni sağlamak açısından bir görevdir ve bu nedenledir ki, savcı toplumun baskısını hep ensesinde hisseder. Hissettiklerinin ne olduğunu bildiği sürece, Mersault'yu suçlayabilir. Aynı yorum, jüri üyeleri için de yapılabilir. Onlar da, Mersault'nun, dayatılan yazgıyı yaşamamaktan dolayı suçlu olup olmadığına karar verecektir. Gazeteciler, zaten bu davanın abartılmasına neden olanlardır ve bu da onların hem kendi çıkarları hem de toplum için bireylerin cezalandırılmasına yardımda bulunduğunu, baskıyı ilettiklerini gösterir. Bu çıkarıma "['Biliyorsunuz, sizin davayı biraz da biz hazırladık. Bilirsiniz, yaz mevsimi gazeteler için ölü mevsimdir.']" (82) sözlerinden varabiliriz. Mersault'nun avukatı ise Mersault'yu baskıdan korumak için ordadır ve o sadece bir cinayet davası ile uğraştığını düşünür. Bu sırada bile yeterince bunalan avukatın, davanın asıl amacını öğrenince yaşadığı bunalım daha da fazladır. "[Evet, bu adamı anasını bir cani yüreğiyle gömmüş olmakla suçluyorum!'] diye bağırdı. Avukatım omuzlarını silkti ve alnını kaplayan terleri sildi. Ama, kendisi de sarsılmış gibiydi." (93) tümceleri, avukatın artık sıcaktan iyice terlediğini, yani imgesel olarak, toplumun uyguladığı baskıdan dolayı sarsıldığını gösterir. Bu kişiler dışında, yargıçlar da sıcaktan etkilenir ve onların etkilenmesinin nedeni de savcı ve jüri üyeleri ile aynıdır. Savcı ve avukat taraflı olarak yaklaştıkları olayda, topluma karşı sorumluluk ve toplumun baskısının gücü gibi iki ayrı nedenden ötürü sıcağı yani baskıyı hissederken, tarafsız olması gereken yargıçlar ve jüri üyeleri, toplumun baskısı nedeniyle gerektiği gibi adaletli değillerdir. Görüldüğü gibi, toplumun baskısı sadece davalıyı değil, mahkemede bulunan tüm insanları kontrolü altına alır.
Toplumlarda hoşgörü ve bireyi anlama çabası olmadığında ortaya çıkan baskının nedeni, toplumun bireylere belli bir yazgıyı dayatmasıdır. Bu yargıya, toplumların: "Herkes aynı şekilde düşünmeli ve aynı kurallarla yaşamalı ki toplum varlığını sürdürebilsin" anlayışından ulaşılabilir. Toplum, bu yazgıyı bireylere dayatırken baskılar uygular. Toplum, bu yazgıya uymayanları cezalandırmak için de baskılar uygular. Bu baskı, her yerde hissedilir. Baskı etkisini sürekli artırır ve sonunda yazgıya uymayan birçok kişiyi yanlış yaptığına inandırır. Baskı sadece onları etkilemekle kalmaz, kendi uygulayıcılarını ve bu uygulamaya karşı olanları da bunaltır, ancak toplumsal düzeni uygulayanlar için görev her şeyin üstündedir. Sonuçta toplum, dayattığı yazgıyı kabul etmeyenlerden kendini arındırır. Bütün bu boyutların incelendiği "Yabancı"'da, Albert Camus, bu derin toplum eleştirileri, sıcak ve güneşin toplumun baskısını simgelemesiyle aktarılır. Baskının bunaltıcılığın aktarılmasında da, sıcak ve güneş imge olarak kullanır. Bu ödevde, "Yabancı" adlı romanda yer alan sıcak ve güneş öğelerinin, mesaja katkısını göz önünde bulundurarak, imgesel ve simgesel önemlerini açık-lamaya çalıştım. KAYNAKÇA:
Camus, Albert. Yabancı . İstanbul: Can Yayınları, 2001 |