ÖĞRENCİ ÇALIŞMALARI

EDEBİ ELEŞTİRİ

Özlem Demir 2005

DAKTİLO

Bana pek sert vurmuşlar bir yerlerim ağrıyor

Ya günboyu bastıran bir uyku

Sevincin sesi çıkmıyor.

 

Evlerinin önü çeşme, sularım alınıyor

Bu çok tuzlu çöreği hangi kalpsiz yedirdi

Bağrım fena yanıyor.

 

Kimlerin elinde, herkes benden biliyor

Ne hoyrat kullanmışlar

Sevincin sesi çıkmıyor

(Behçet Necatigil, 1965)

Daktilo Üzerine

Behçet Necatigil, “Daktilo” adlı şiirinde çok çalıştırılan, harap edilen yorgun bir emekçinin hissettiği mutsuzluğu ve çektiği acıyı ele almaktadır. Baskı altında, ağır koşullarda çalıştırılan, dinlenmesine fırsat verilmeden sömürülen birey, yaşama zevkini ve çalışma şevkini kaybetmektedir. Necatigil; mutsuzluk, acı, baskı, yorgunluk, yılgınlık, eşitsizlik gibi temalara değinerek bir nesne üzerinden evrensel bir sorunu okuyucuya aktarmaktadır.

Necatigil, “Daktilo” şiirini biçimsel olarak üç bölüme ayırmaktadır ve her bölüm üçer dizeden oluşmaktadır. Ne Divan şiirine ne de Halk şiirine benzetmesine rağmen, kendi içinde dize sayısı ve uyak düzeni bakımından kurallı bir şiirdir. Her bölümün ilk ve son dizelerinde, bütün bölümlerle bütünlük oluşturan rediflere yer verilmekte, aba/aca/ada uyak düzeni kullanılmaktadır. Kullanılan uyak düzeni, şekil bakımından iki gücün arasında sıkışmışlığı, bastırılmışlığı çağrıştırmaktadır. Bu şekil ile şiirdeki anlatıcının (konuşanın) güç durumda ve baskı altında olduğu, sesini duyurmakta zorlandığı iletilmekte ve böylece şiirin tezine katkı sağlanmaktadır. Uyak düzeni ilk ve son dizelerin sesine uymayan orta dizeler farklı olduğu için anlatıcının yerine geçmekte baskın olanlardan ayrı düştüğü, diğerlerine benzemediği de böylece belirtilmektedir. Biçimsel bölünmeye karşın şiir, anlamsal bir bütünlük içindedir. Şiirin genelinde aynı temalar işlenmektedir.

Dil ve anlatım açısından incelendiğinde, şiirde pek çok edebi sanat dikkat çekmektedir. Şiirdeki asıl anlatım tekniği monologdur; ancak monoloğa dayalı bir öyküleme yapılmaktadır. Anlatıcı, daktiloyu kişileştirerek öyküyü onun üzerinden aktarmaktadır. Böylece şiirin tamamında kişileştirme sanatı kullanılarak insanların işlerinde kullandığı daktilo, patronların çok çalıştırdığı emekçinin simgesi olmaktadır. “Bana pek sert vurmuşlar bir yerlerim ağrıyor” dizesinde daktilo konuşturularak emekçinin durumu dile getirilmektedir. Daktiloya sert vuranlar, emekçiyi çok çalıştıran patronları çağrıştırmaktadır. Yani daktilo, emekçinin, vuranlar ise patronların (yöneticilerin) simgesidir. Aynı bölümdeki “sevincin sesi çıkmıyor” dizesinde bir duygu olan sevinç de kişileştirilerek anlatıcının mutsuzluğu, bastırılmışlığı dile getirilmektedir. Bu dize, şiirde bir kez daha tekrarlanarak anlamı güçlendirilmekte, anlatıcının yaşama sevincini kaybetmekte olduğu izlenimini uyandırmaktadır. “Evlerinin önü çeşme sularım alınıyor /Bu çok tuzlu çöreği hangi kalpsiz yedirdi” dizelerinde ise simge, ironi ve tecâhül-i arif sanatları aynı anda kullanılmakta, böylece şiirin anlamı derinleştirilmekte, emekçi insanın sıkıntılı yaşamı alaycı bir yaklaşımla ortaya konmaktadır. Bu dizelerde evin önündeki “suları alınan çeşme” yine anlatıcının simgesidir. Suyu kullanılan çeşme simgesi, anlatıcının emeğinin kullanılıp kaynağının sömürülmesini düşündürür. İkinci dizede ise “bu tuzlu çöreği hangi kalpsiz yedirdi” ifadesinde anlatıcı durumu bilip de bilmezden gelmekte, yani yine tecâhül-i arif sanatından yararlanmaktadır. Tuzlu çörek yendiğinde ister istemez susandığı gibi, bu bilmezden gelme ifadesiyle patronların/kullanıcıların istemeden, mecbur kaldıkları için daktiloyu-emekçiyi çalıştırdığını söyleyerek ironi yapmaktadır. Aslında kendisinin boşuna söylendiğini, patronların masum olduğunu anlatarak durumun tam tersini ima etmektedir. Böylece şiirin tezini doğrudan değil, ironik bir şekilde okuyucuya aktarmaktadır. Son bölümdeki “ne hoyrat kullanmışlar” dizesinde de yine ironik bir yaklaşımla kendisinin ne kadar özensiz, zor koşullarda çalıştırıldığını, sömürüldüğünü, öğrenilen geçmiş zaman eki “miş” sayesinde bilmezden gelmektedir. Anlatıcı, kullandığı dil ve edebi sanatlar sayesinde güçlü olanların güçsüzlere uyguladıkları yöntemleri eleştirmekte ve adeta güçsüzleştiği için sesi çıkmayan emekçi sınıfının “çıkmayan” sesi olmaktadır.

“Daktilo” şiiri birinci tekil şahıs anlatıcı tarafından okuyucuya aktarılmaktadır. Böylece şiirden objektif bir anlatım beklenmemekte, durumlara ve olaylara anlatıcının dünyasından bakılmaktadır. Anlatıcı, durumundan rahatsız, fiziksel olarak yorgun, usanmış ve oldukça mutsuzdur. Baskı altında olduğu için özgürce hareket edememekte, güçsüz olduğu için güçlüler tarafından sömürülmektedir. Bundan dolayı anlatıcının olaylara ve kişilere eleştirel ve sitemkâr bir bakış açısı vardır. Bu durumunu ironi ile okuyucuya hissettirmektedir. Anlatıcının taraflı anlatımından dolayı, onun ruh hali olan mutsuzluk hissi şiirin atmosferine hakimdir. Şiir boyunca mutsuz, isteksiz, şevksiz bir hava varlığını sürdürmekte, böylece okuyucu şiirin içine sokulmakta ve tez daha iyi aktarılmaktadır. Anlatıcı, şiirde özellikle belirli bir mekân ve zaman kullanmayarak anlatılanların her an her yerde pek çok emekçi tarafından yaşandığını, yani durumun evrensel olduğunu vurgulamaktadır. Bu nedenle anlatıcı büyük bir kitlenin sesi olmakta, evrendeki emekçilerin sorununu ve mutsuzluğunu dile getirmektedir.

Şiirin başlığı ve içeriği arasında tezat (zıtlık) üzerine kurulmuş bir ilişki vardır. Başlıktaki “daktilo” oldukça ses çıkaran, gürültülü bir alettir. İçerikte ise çıkmayan ses, sessizlik bastırılmışlık işlenir. Böylece, zıt başlık-içerik ilişkisi şiire çarpıcılık katmakta, aslında çıkması gereken sesin ne kadar çok olduğunu ancak güçsüzleştirildiği için sesin çıkarılamadığı anlatılmaktadır.

Behçet Necatigil; mutsuzluk, yorgunluk, güçsüzlük, eşitsizlik, acı, baskı gibi temalar üzerine kurduğu “Daktilo” adlı şiirinde harap edilen, patronları tarafından sömürülen bir emekçinin yaşama sevincini kaybetmesini ele almaktadır. Bastırılan, çok çalıştırılan, yorulan, hoyrat kullanılan bireylerin bir yerden sonra çalışma şevklerini ve yaşama arzularını kaybettikleri gösterilmektedir. Bir daktilo üzerinden sitemkâr bir emekçinin ve emekçi üzerinden de evrensel bir sorun olan tüm emekçilerin ezilmesi aktarılmakta ve çıkmayan, bastırılan seslerin dışa vurulması sağlanmaktadır. Necatigil, madde ve duyguları kişileştirerek ilettiği tezinde toplumdaki eşitsizliği, güçlü-güçsüz ayrımını da bilmezden gelerek eleştirmektedir.

 

ÖZLEM DEMİR 2005 IB-1

“KIRMIZI PAZARTESİ”DE İMGE VE SİMGELERİN KAHRAMANLARIN KARAKTER ÖZELLİKLERİNİ YANSITMADAKİ ROLÜ

Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'in “Kırmızı Pazartesi” adlı eserinin özgün adı “Cronica de una muerta anunciada”, yani anons edilmiş bir cinayetin kronolojisidir. Adından da anlaşıldığı gibi eser duyurulmuş, gerçekleşeceği önceden bilinen bir cinayeti konu alır ve her ne kadar geriye dönüş teknikleri kullanılmış olsa da, olayı kronolojik bir sıraya göre geliştirir. Eserdeki söz konusu cinayet bir namus cinayetidir. Anlatılan toplumda devlet otoritesinin zayıf olması, halkın geleneklerine ve törelerine bağlı yaşamasına neden olur; bu da beraberinde namus cinayeti, azınlıklara ayrımcılık yapılması, yoksulların zenginlere önyargılı yaklaşması gibi farklı toplumsal sorunları doğurur. Marquez, bu tezini okuyucuya iletirken, okuyucuyu düşündürecek ve ona kahramanların karakter özellikleri hakkında yorum yapacak ortamı sağlayan imge ve simgeleri kullanmaktadır. Özellikle ilk iki bölümde bu sanatlara sık sık başvurarak hem anlatımı zenginleştirmekte, hem de eserdeki kahramanların karakterlerini yaratmaktadır.

“Kırmızı Pazartesi” baş kahraman Santiago Nasar'ın düşüyle başlar. Düşünde gördükleri, anlatıcının eserdeki olayı aktarmak için kullandığı simgelerdir. Ayrıca, anlatıcı simgelerle durumu anlatırken, imgeleri de kullanarak daha derin, daha etkileyici bir durum ortaya koymaktadır. Girişteki

“düşünde kendini incecikten bir yağmurun yağdığı dev incir ağaçlarının oluşturduğu bir ormanın içinden geçerken görmüş, bir an için mutlu olmuş, uyandığında üstünün başının kuş pisliğinden görünmez olduğu duygusuna kapılmıştı.” (Marquez, 9)

ifadesindeki “incecikten bir yağmur” sözü dokunma duyusuna hitap eden bir imgedir. İnce ince yağan yağmur insanı huzursuz eder, böylece okuyucu kötü bir olayın gerçekleşeceği mesajını alır. Bu imge sayesinde Santiago Nasar'ın başına bir şey geleceği sezdirilir. Ayrıca Santiago Nasar öldürüldüğü sırada da incecikten bir yağmur yağacaktır. Rüyadaki “dev incir ağaçları” kasabadaki ortamın simgesidir. İncir ağaçları çok büyük kökler salarlar ve felaketlere sebep olabilirler. Yerlerinden hiç bir şekilde oynamaz ve değişmezler, zorluk çıkarırlar. Aynı şekilde kasabadaki ortam da felaketlere sebep olmaktadır. Ortamın değişmezliği, toplumdaki şartların zorluğu nedeniyle anlatıcı bu simgeyi kullanmaktadır. Bu simge sayesinde okuyucunun aklında kasaba ortamı kolaylıkla canlanabilmektedir. İfadedeki bir diğer simge de “kuş pisliği”dir. Kuş pisliği şansı sembolize eder. Ancak Santiago Nasar şans olarak yorumladığı bu düşten hemen sonra öldürüldüğü için “kuş pisliği” simgesi aynı zamanda ironiktir. Bu sayede Santiago Nasar'ın masum düşünceleri olan bir kahraman olduğu vurgulanmakta ve okuyucunun ona acıması sağlanmaktadır. Giriş bölümündeki bir diğer rüya ise

“bir hafta önce de düşünde kendini badem ağaçlarının arasından uçan ve dalların hiçbirine çarpmadan geçip giden yaldızlı kağıttan yapılmış bir uçakta gördü.” (Marquez,9)

ifadelerinde anlatılmaktadır. Bu ifadelerdeki “badem ağaçları” eserin geçtiği kasabanın halkını simgelemektedir. Kasabalılar badem ağaçları gibi bir arada bulunmaktadırlar. Santiago Nasar düşünde uçmakta ve dalların hiçbirine çarpmamaktadır. Bu durum Santiago Nasar'ın yalnız olduğunu, toplum tarafından dışlandığını ve insanlarla iletişim halinde olmadığını göstermektedir. İnsanlarla iletişimi olmadığı için de öldürüleceğinden haberdar edilmemiştir. Böylece okuyucu kasabalı hakkında fikir sahibi olmakta, Santiago Nasar'a karşı önyargılı olduklarını ve onun acımasızca öldürülmesine göz yumacak olduğunu anlamaktadır. Düşteki uçak Santiago Nasar'ı simgelemektedir; bu uçak yüksekten uçmaktadır ve sonsuzluğa, yani ölüme doğru gitmektedir. Uçağın kağıttan yapılmış olması da bir imgedir ve Santiago'nun hassas karakterini anlatmak için kullanılmaktadır. Kağıdın yaldızlı olması ise Santiago'nun varlığının, servetinin simgesidir, aynı zamanda zenginliğinden dolayı kasabada dikkat çektiğini anlatmaktadır. Bu ifadeler sonucu okuyucu Santiago'nun zengin olduğu için öldürüldüğü, kasabalının onu çekemediği sonucunu çıkarmaktadır. Eserin giriş bölümündeki yoğun imge ve simge kullanımı hem Santiago Nasar'ın karakterini hem de kasabadaki ortamı okuyucuya tanıtmaktadır. Ayrıca eserin tezindeki “yoksulların zenginlere önyargılı yaklaşması” maddesini desteklemektedir.

Anlatıcı eserin ikinci bölümünde de imge ve simge kullanımına devam etmektedir. Böylece eserdeki diğer kahramanların karakter özelliklerini de okuyucuya aktarmaktadır. Bölümün sonundaki

“adını söylemekte kısa bir süre kararsız kalmıştı. Belleğinin karanlıklarında onu aramış, bu dünyada olduğu gibi, öteki dünyada da insanın birbirine karıştırabileceği adlar arasında, ilk bakışta onu buluvermiş, bir avcı ustalığıyla, alın yazgısı yaratılış gününde belirlenmiş bir kelebek gibi onu duvara çivileyivermişti.” (Marquez,48)

ifadelerinde Santiago Nasar'ın öldürülmesine neden olan Angela Vicario'nun bu kararı nasıl verdiği anlatılmaktadır. “Belleğinin karanlıklarında” sözlerinden anlaşıldığı gibi Angela Vicario'nun hafızasına güvenilmemesi gerekmektedir. Bu sözler görme duyusuna hitap eden birer imgedir. Karanlık ortamlarda bir şey görülmez, bu nedenle ortamda ne olduğundan emin olunmaz. Aynı şekilde, karanlık belleğe sahip olan Angela Vicario'nun sözlerinin doğruluğundan da emin olunamamaktadır. Böylece okuyucu Angela'nın sevdiği adamın hayatını kurtarmak için başka birinin hayatının sonunu getirmeye neden olabilecek kadar kötü karakterli bir kahraman olduğunu ve Santiago'nun masum olduğunu anlamaktadır. Aynı ifadede yer alan “kelebek” kısa ömürlülüğü bakımından Santiago Nasar'ın simgesidir. Ayrıca kelebek hassas, duyarlı bir varlık olduğu için Santiago'nun bu yönleri bir kez daha vurgulanmaktadır. Kelebek duvara çivilenerek, yani vahşice ve acımasızca öldürülmektedir. Aynı şekilde Santiago da Vicario kardeşler tarafından vahşice ve acımasızca ölüme mahkum edilmektedir. Bu sözler sayesinde okuyucu Vicario kardeşlerin zalim ruhlu kahramanlar oldukları sonucunu çıkarmakta ve masum olduğu halde kurban giden Santiago'ya acımaktadır. Bu bölümdeki imge ve simgeler önemli karakterler olan Vicario kardeşler ve Angela Vicario'nun karakterlerini anlatmakta kullanılırken, Santiago Nasar'ın karakteri de güçlendirilmektedir. Ayrıca eserde “namus cinayeti” sorununun nedenini oluşturan törelere ve geleneklere bağlı yaşam eleştirilmektedir.

“Kırmızı Pazartesi” adlı eserde anlatıcı kahramanlar, olaylar ve ortamı anlatmak için imge ve simgeler kullanmakta ve bunlar sayesinde tezi güçlendirmektedir. Otoritesiz ve fakir bir toplumda yaşayan kasaba halkı kendi otoritesini sağlamak için gelenek ve törelerine sarılmakta, azınlıkları dışlamakta, zenginleri sevmemekte ve törelerine bağlı kalmak için cinayet dahil her şeyi yapmaktadır. Kasabalının bu kötü durumu ekonomik ve siyasal nedenlerden kaynaklanmaktadır. Ekonomi kötü durumda olduğu için, devlet otorite kuramamakta, bu da toplumda otorite boşluğundan ve töre baskısından doğan sorunlara yol açmaktadır. Geçmişte bu tip toplumlara verilebilecek çok örnek olduğu gibi, günümüzde de geri kalmış, ekonomisi standartların altında kalmış, kötü durumda olan bölgelerde aynı sorunlarla karşılaşılmaktadır. Örneğin Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi coğrafi koşullarından ötürü diğer coğrafi bölgelere göre geri kalmıştır. Sanayisi ve ekonomisi gelişememiş, ayrıca halk standart eğitim seviyesine ulaşamayarak cahil kalmıştır. Bu nedenle bu bölgede hala töre cinayetleri işlenmekte, devlet bunu engelleyememektedir. Eğitim kalitesi arttırılmadığı ve ekonomi iyileştirilmediği sürece bu sorunlar gelecekte de devam edecek ve onlarca Santiago Nasar daha öldürülecektir.

 

AVARA

anımsıyor musun?

bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar

ısmarlama serserilikler yaşardık

kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi

sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak

yabancıları mahalleye sokmamak gibi

ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı

herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar

herkes gece istasyonlarında

kendi amerika'sını aradı

 

kısık ışıklı arkadaş odaları

plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde

kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık

okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar

ve dünyanın bütün limanları

önümüzdeki sessizce uzardı

 

BİTERDİ PLAK, DİSK BOŞA DÖNERDİ.

DÜŞLERİMİZ ÇARPIP GERİ DÖNEN SULARDI ŞİMDİ

BÖYLE ZAMANLARDA İLK SÖZÜ SÖYLEMEKTEN

KAÇINIRDI HERKES

SONRA BİRİ USLUCA KALKAR, HERKESE ÇAY KOYARDI

 

ANIMSIYOR MUSUN?

vahşi siyah atlardık

kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan

deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar

asık ve düşmandık

dünya acıtırdı bizi. her şey kanatır, her şey yaralardı

sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden

öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey

geceleri uyuyamayan çocuklardık

otobüs garlarında uzun maceralar umar

apansız yolculuklara çıkardık

 

uykulu kentlere girerdik gece yarıları

ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında

gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta

sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden

sanki bambaşka bir dünyaya bakardık

sonra saklayark yüzümüzü birbirimizden

yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık

ışığı açık kalmış pencerelere, kepengi örtülü dükkanlara,

yaz bahçelerinde taşan çiçeklere,

adını bile bilmediğimiz bu kente

neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle

uzun uzun bakardık

anımsıyor musun?

 

ahh o gece yolculukları

bi başka kentte, bir başka insan olmanın umutları

kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye

gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz

kaç yol arkadaşı?

sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak

ne kalıyor elimizde?

ölenler,

terk edenler,

bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakılırdık

içimizden kimse gidemedi Amerika'ya

kendi Amerika'sı da olmadı hiçbirimizin

yağmur aldı

rüzgar aldı

zaman aldı

vahşi siyah atları

her şey o eski rüyada kaldı

 

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde

çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların

öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar

peki sen anımsıyor musun?

Murathan Mungan

 

AVARA

Murathan Mungan'ın "Avara" adlı şiirinde, gelecek için umutlar ve hayaller taşıyan bir grup gencin yıkılan hayalleri anlatılmaktadır. Eserde yıkılan hayallerin getirdiği burukluk ve geçmişte kalan, gerçekleştirilememiş düşlerin hüznü ön plana çıkmıştır. Bunun yanı sıra gençlik döneminde kendini dünyanın merkezinde görme ve kendine güvenme sonucu doğan "ütopik" dünyaların gençlik kimliği ile ilgisi ele alınmıştır.

Yedi bölümden meydana gelen şiirde, her bölümlenmede yaşanılan bir olaya, geçmişte kurulan düşlere ve hayallere değinilmesi eserin kurgusuna destekte bulunmaktadır. Eserde tekrar ve göndermelere yer verilmesi sayesinde bölümler arası bütünlüklü bir kurgu meydana getirilmiştir. Örneğin ikinci bölümde "okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar/ve dünyanın bütün limanları/ önümüzdeki sessizce uzardı" dizelerinde, kurulan hayaller anlatılmaktadır. Üçüncü bölümde ise " DÜŞLERİMİZ ÇARPIP GERİ DÖNEN SULARDI ŞİMDİ /BÖYLE ZAMANLARDA İLK SÖZÜ SÖYLEMEKTEN KAÇINIRDI HERKES" dizeleriyle bir önceki bölümde geçen, limana ve okyanuslara "çarpıp geri dönen sulardı şimdi" dizelerine gönderme yapılmakta ve hayallerin gerçekleşmemesi sonucunda ortaya çıkan mutsuz ve buruk havanın nedensel bağlantısı ortaya koyulmaktadır.

Şiirin bölümlenmesinde dikkat çeken bir başka nokta ise üçüncü bölümün büyük harflerle yazılmış olmasıdır. Kullanılan bu şekil özelliği ile içerik arasında bir ilişki oluşturulmuştur. Kurulan hayallerin ve umutların dile getirildiği ilk iki bölümde belli kelimeler dışında küçük harf kullanılmıştır. Yaratılan hayallerin paylaşımını ve bu paylaşım sırasındaki umut dolu ortamı "plağın bir yüzünü kaplayan parçalar" ifade etmektedir. Parçanın bitişini ele alan üçüncü bölümde ise büyük harf kullanıma geçilmiştir. Yapısal olarak oluşturulan bu değişiklik, içerikte anlatılan hayallerin yıkılışı, hayallerin kesilmesine ve duraksatılmasına neden olmaktadır. Böylece üçüncü bölüm gençlerin sahip oldukları umutlara ve hayallere bir duvar, bir engel özelliği taşımakta, "çarpıp geri dönen" düşüncelerinin karşılaştığı engelleri sembolize etmektedir.

Eserde noktalama işaretlerine yer verilmesine rağmen kurallara bağlılık bulunmamaktadr. "dünya açtırdı bizi. her şey kanatır," dizesinde olduğu gibi noktadan sonra büyük harfle başlamama bu özelliğe örnek olarak gösterilebilir. Kurallara uymama, aykırı ve sıradışı bir noktalama ve imla kullanımı, anlatıcının gençliğinde sahip olduğu kural tanımama ve "vahşi siyah atlardık" diye tanımladığı delikanlılık ruhunun bir göstergesi, sembolüdür.

Şiirde anlatıcı birinci çoğul şahıs anlatımını kullanmakta ve soru cümleleri ile gruptan düşlerini paylaştığı, birlikte oturup hayaller kurduğu bir dostuna seslenmektedir. Bu durum, özellikle soru cümleleriyle ortaya çıkmaktadır. "anımsıyor musun?/bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar." Anlatıcı, geçmişte yaşadıklarını hatırlayarak eski günleri ve rüyaları arkadaşlarıyla paylaşmak, şimdiki burukluğunu ve hüznünü anlatmak için öyküleme tekniğini kullanmıştır. "otobüs garlarında uzun maceralar umar/apansız yolculuklara çıkardık." dizelerinde olduğu gibi geçmişte yaşanan olayların, yaratılan yepyeni dünyaların anlatımı öyküleme tekniği ile dile getirilmiştir. Anlatıcının yönelttiği sorular cevabı olmayan, cevabı alınması beklenmeyen sorulardır. Adeta bir iç konuşma yoluyla iletilen sesleniş, anlatıcının grubun diğer üyeleri gibi yalnız kalmışlığını, yıkılmış ve hatta hayattan kopmuşluğunu göstermektedir.

"Avara" adlı eserde yıkılan hayallerin, yok olan umutların yarattığı burukluk ve hüzün zamir ve sıfat tamlamalarıyla ortaya koyulmuştur. Eserde gençlerin yarattıkları düşleri ve yeni dünyaları önlerinde uzayan limanlar olarak belirtilmiş; biten, yıkılan hayalleri ise bu limanlara çarpan "sular" olarak sembolize edilmiştir. Eserde yok olan, yıkılan düşlerin bir başka sembolü ise "kanayan ıslıklar" tamlamasıdır. Mutlu ve neşeli zamanlarda çalınan ıslığın "kanayışı" buruk ve hüzünlü ortamın oluşmasını sağlar. "Gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzklıkta" dizesinde de ulaşılmak istenen hedefler "parlak yıldızlar" ile sembolize edilmektedir. Bu parlak yıldızların her yere aynı uzaklıkta olması ise gençliklerindeki saf yaratıcılık ile ulaştıkları "herkesin hayallerini gerçekleştirmek için aynı haklara sahip oldukları" düşüncesini desteklemektedir. Aynı zamanda "uykulu kentler", " buruk ağaçlar", "ışıklı çöller" ve "kısık ışıklı odalar" gibi sıfat tamlamaları da şiirdeki hüzünlü ve buruk ortamın oluşmasında etkin rol oynamaktadır.

Gençlikteki güven ve 'delikanlılıkla' yaratılan düşler, yepyeni dünyalar ve hayallerin yıkılışını ele alan "Avara" adlı şiire buruk ve hüzünlü bir atmosfer hakimdir. Eserde, gençlerin gençliklerinin birer parçası olan hayallerinin yıkılmasının yanı sıra, kişiliklerinin parçalanışı da gözler önüne serilmektedir. "Avara" adlı şiirde, kendilerini "vahşi siyah atlar" olarak tanımlayan anlatıcının ve arkadaşlarının yıkIlışı "çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde/çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların" dizeleriyle ortaya koyulmaktadır.

Arzu ARAT