ÖĞRENCİ ÇALIŞMALARI

EDEBİ MAKALE

 

Hande Güzel 2005 IB 1

CADI KAZANI VE ÇATIŞMALAR

Arthur Miller'ın “Cadı Kazanı” adlı eserinde bir grup insanın sorgulamadan, mantıksızlık çerçevesinde ‘cadı' olarak nitelendirilmeleri ve ‘cadı'lara bu doğrultuda yapılan muameleler anlatılmaktadır. Eserin yazıldığı dönemde baş gösteren komünist avcılığıyla 17. yüzyıldaki cadı avcılığının özdeşleştirilmesi, aradan geçen üç yüzyıla rağmen toplumun düşünsel anlamda bir gelişme olmadığını ve hâlâ aynı bağnaz zihniyete sahip olunduğunu göstermektedir. Arthur Miller, okura bu tezi iletmek amacıyla eserde çatışmalara yer vermektedir. Eserde yer alan birey-birey çatışmaları, bireyin iç çatışmaları ve birey-sistem çatışmaları çeşitli ekonomik ve toplumsal nedenlere dayanmaktadır.

Eserde öne çıkan birey-birey çatışmaları hem ekonomik hem de bireysel nedenlidir. Bu çatışmalara örnek gösterilebilecek bir örnek Nurse ve Putnam aileleri arasındaki çatışmadır. Her iki aile de toprak sahibidir ve Nurse ailesinden Francis ile Thomas Putnam arasında toprak sorunları vardır. “ İki tarafın adamları arasında bu yüzden ormanda iki gün süren yaman bir cenk olmuş. ” (Miller, 264) ifadesi bu sorunun ne kadar büyük olduğunu göstermekte ve iki ailenin birbirlerine düşman oldukları fikrini güçlendirmektedir. Bu ekonomik nedenden başka Bayan Putnam'in yedi çocuğunun doğumunu Rebecca Nurse'ün gerçekleştirmesi ve yedi çocuğun da ölmüş olması iki ailenin arasının açılmasının başka bir nedenidir. Yine bu nedenin yanında iki ailenin destekledikleri rahiplerin farklı olması arada bir anlaşmazlığa yol açmaktadır. Tüm bu nedenler doğrultusunda, Rebecca'nın halk tarafından bir ermiş gibi görülmesine rağmen, Bayan Putnam'in yedi çocuğunun da hemen ölmesinin de desteğiyle Putnam'ler Nurse'leri cadılıkla suçlamaktadırlar. Eserde yer alan bir başka birey-birey çatışması ise Abigail Williams ile Elizabeth Proctor arasında olandır. Proctor'ların hizmetçisi olan Abigail, Elizabeth'in kocası John'la bir ilişki yaşamış ve Elizabeth bunu öğrendiğinde Abigail'i kovmuştur. John, bu ilişkinin bittiğini düşünse de Abigail hâlâ umutludur. Öyle ki Elizabeth'ten kurtulmanın yollarını aramaktadır: “ Sen kan içtin, Abby, kan. (...) Proctor'ın karısı ölsün diye içtin. ” (Miller, 257). Elizabeth'ten bu denli nefret eden Abigail cadı avcılığı gündeme gelince hem kendini kurtarmak hem de Elizabeth'ten kurtulmak adına onu cadılıkla suçlamaktadır. Bu çeşitli ekonomik ve bireysel nedenli birey-birey çatışmaları suçsuz insanların cadılıkla suçlanmasına neden olmaktadır.

Eserde yer alan en temel iç çatışma olan John Proctor'ın iç çatışması tamamen toplumsal nedenlere dayanmaktadır. Eserin sonunda yer alan bu iç çatışma John Proctor'ın şeytanı gördüğüne ve onunla işbirliği yaptığına dair ifade vermesi ve bu ifadenin yer aldığı kâğıdı imzalamasıyla alâkalıdır. Hizmetçisi Mary Warren tarafından cadılıkla suçlanıp hapse atılan ve çeşitli işkencelere maruz kalan John Proctor için idam günüdür ve şeytanla işbirliği yaptığını itiraf ederse asılmaktan kurtulacaktır; fakat bu durum onun adına leke sürecektir. Yaşam ve ölüm arasında gidip gelen Proctor sonunda ne pahasına olursa olsun yaşamayı seçmektedir, ancak şeytanla ilgili ifadesinde arkadaşlarını da suçlaması istenmektedir. Bu durum onu toplumun gözünde küçük düşüreceğinden ve arkadaşlarına ihanet etmek istemediğinden Proctor'ın yaşamı tekrar tehlikeye girmektedir, fakat bu durum görmezden gelinerek ona yaşama şansı verilmektedir. Proctor'ın ifadesinin yer aldığı kâğıdı imzalaması istendiğinde ise şu ifadeyi kullanmaktadır: “ Kandırmayın beni! Bu kâğıt, kilise duvarına asılınca, dostlarıma ne yapmış oluyorum ben? Ağızlarını açmadan asılacakları gün, lekelemiş olmuyor muyum onları? ” (Miller, 372). Bu nedenden dolayı ölmeyi tercih eden Proctor'ın, eşinin ve Rebecca'nın avuntusu Proctor'ın gururlu ve toplumun gözünden düşmemiş bir şekilde ölüme gitmesidir. Yaşadığı iç çatışma sonucunda John Proctor, toplumsal değerlere verdiği önem doğrultusunda yaşamını sonlandırmaktadır.

Eserde belirgin bir şekilde yer alan birey-sistem çatışması toplumsal nedenlere dayanmaktadır. Eserde yer aldığı öne sürülen cadı olayları incelenirken ve cadılar sorgulanırken bağnaz bir tutum sergilenmekte ve İncil'e dayandığı söylenilen kurallar uygulanmaktadır. Halbuki sistem, olayları inceleyen kişilerin fikirleri ve bireysel seçenekleri doğrultusunda işlemekte ve dinle kurulan bağlantılar gerçekle bağdaşmamaktadır. Andover'dan yetkili rahip olarak cadı olaylarıyla ilgilenmesi için getirtilen Rahip Hale ve John Proctor'ın olaylara bakış açısı aynıdır ve her ikisi de aynı kişilerin suçsuzluğuna ve aynı kişilerin yalancılığına inanmaktadırlar. Her ikisi de sistemle çatışma halindedirler; çünkü doğruları bilmekte, fakat sistemin yönetimini elinde bulunduranları ikna edememektedirler. Sistemin yöneticileri tüm toplumu kendileri gibi düşünmeye ve kendilerinin inandıklarına inamaya zorlamaktadırlar. John Proctor, Hale gibi Rebecca Nurse ve daha başkaları da bu durumun karşısında yer almaktadırlar. Bu doğrultuda bu çatışma, toplumsal bir özellik taşımaktadır.

Arthur Miller'ın “Cadı Kazanı” adlı eserinde yalancılık kaynaklı cadı olayları ve bu olaylar sonrası uygulanan yaptırımlar konu edilmektedir. Eserde çeşitli çatışmalar üzerinde üç yüzyılda sistem yönetiminin bir gelişme gösteremediği vurgulanmaktadır. İnsanların dogmatik ve normatif tutumları değişmedikçe aradan geçen yüzyılların sayısı ne kadar artsa da benzeri olayların yaşanma olasılığı her zaman var olacaktır.

 

Naz Beykan 2005 IB 1

KIRMIZI PAZARTESİ'DE CİNAYETTE ETKİSİ OLAN RASTLANTILAR VE ÖNYARGI İLİŞKİSİ

Gabriel Garcia Marquez, “Kırmızı Pazartesi” adlı romanında bir kasabada aile namusunu temizlemek adına işlenen bir cinayeti anlatarak, toplumu şekillendiren önyargıları ve törelerin bireylere baskı yaptığını savunmaktadır. Yazar, cinayetin çeşitli rastlantılar sonucu engellenememesini toplumun taşıdığı önyargılara bağlamaktadır.

Marquez, Santiago Nasar'ın öldürülmesinin önüne geçemeyen rastlantıları önce genel olarak değerlendirmekte ve bunu önyargılara bağlamaktadır. Romandaki anlatıcının;

“Şafak vaktinin horozları, bu anlamsızı anlamlı kılan çeşitli rastlantılar zincirini birleştirmeye çalışırken yakalıyordu bizi; şu da bir gerçekti ki, amacımız yalnızca o gizi keşfetmek değildi, ama aramızda hiç kimse, kaderin onun için seçtiği yeri ve görevi tam olarak bilemeden yaşamaya devam edemezdi,” (Marquez, 97)

sözleriyle Santiago Nasar'ın ölümünün önüne geçilememesini bir rastlantılar zincirine bağlaması, yargıcın cinayetin rastlantılar sonucu önlenememesini haksızlık olarak değerlendirdiği düşüncesinin aktarıldığı;

“Özellikle önceden kesinlikle bildirilen bir ölümün hiç aksamadan gerçekleşebilmesi için hayatın edebiyatta bile görülmeyen bunca rastlantıya başvurmuş olması ona her zaman bir haksızlık olarak görünmüştü,” (Marquez, 100)

ifadesiyle örtüşmektedir. Ayrıca, rastlantıların kasabalı için adeta sorumluluktan kaçmak için kullanılan bir bahane olduğu;

“Cinayeti önleyebilecek durumda olan ve ortadan kaybolan birçok kişi de önyargıyı anımsayarak avunmuşlardı. Buna göre namus sorunları anlaşılmaz şeylerdi, onların dünyasına ancak faciada rol almış kişiler girebilirdi,” (Marquez, 97)

cümlesiyle belirtilmektedir. Böylece, kasabalının rastlantı ve önyargıları vicdanlarını rahatlatan bir avunma yolu olarak kullandığı sezdirilmektedir. Kasabalının cinayeti “facia” olarak değerlendirmesi tehlike karşısında can korkusuna düştüklerini ve bu nedenle olaya karışmadıklarını açıklamaktadır.

Marquez, cinayetin işlenmesine ve engellenememesine yol açan pek çok noktayı ölümünden önce olan rastlantılara bağlamaktadır. Santiago Nasar'ın en son birlikte görüldüğü Cristo Bedoya'yla ilgili olarak,

“Cerrah olarak büyük bir ün kazanacak olan Cristo Bedoya, bir şeyin nedenini hiçbir zaman çözememişti. Piskoposun gelmesine daha iki saat vardı. Bu süreyi, tehlikeyi haber vermek için kedisini sabaha kadar bekleyen ailesinin yanına gidip dinleneceğine, içgüdüsüne boyun eğerek büyükbabasının evinde geçirmişti. Bunu niçin yaptığını hiçbir zaman anlayamamıştı,” (Marquez, 97)

ifadesinde Cristo Bedoya'nın bir rastlantı sonucu Santiago'nun öldürüleceğini öğrenememesi ve bu nedenle Santiago'yu uyaramaması anlatılmaktadır. Bu içgüdüye bağlanarak, Cristo Bedoya'nın kendi canını korumak için böyle davranmış olabileceği sezdirilmektedir. Bu durumu oyalandığını gösteren;

“Santiago Nasar'ın bu kadar kısa bir süre içinde evine gitmiş olması ona olanaksız görünmüş, ne pahasına olursa olsun, onu bulmak amacıyla eve girmişti,” (Marquez, 104)

ifadesindeki Cristo Bedoya'nın düşünce ve davranışı arasındaki çelişkiyle;

“Telaşlanmadı. Çünkü bizim eve giden daha başka yollar da vardı,” (Marquez, 110)

sözlerindeki Cristo Bedoya'nın bulunduğu duruma ironik olan davranışları onun Santiago'yu bulmaktan ve olaya bir şekilde bulaşmaktan korktuğunu okuyucuya hissettirmektedir. Cristo Bedoya dışında, Santiago'nun annesi Placida Linero'nun Divina Flor'dan Santiago'nun odasında olduğunu duyması üzerine,

“Kapı aralığından da meydandan geçmekte olan ve bıçaklarını sallayarak eve doğru koşan Vicario kardeşleri görmüştü. Bulunduğu yerden ikisini de kusursuz bir biçimde seçebilmiş, yalnız meydanın öbür yanında eve doğru koşan oğlunu görememişti. Bana ‘Oğlumu öldürmek için eve gireceklerini sandım,' dedi. Bunun üstüne hemen koşmuş, kapıyı sürgülemişti. Demir payandayı yerine koyacağı sırada Santiago Nasar'ın çığlıklarını ve kapı kanadını döven yumruk seslerini duymuştu. Ama oğlunun odasında bulunduğunu ve balkondan Vicario kardeşlere sövdüğünü sanarak yardımına koşmuştu,” (Marquez, 116-117)

sözlerinde açıklandığı gibi kapıyı sürgüleyerek farketmeden oğlunun ölümünü engelleyeceği yerde cinayeti kolaylaştırması eserdeki trajik rastlantılardan biridir. Yazar, burada Placida Linero'nun, Divina Flor'un Santiago'nun evde olduğu ifadesine inanması ve oğlunun sesinin kapının öteki tarafından geldiğini algılamamış olmasını anlatarak, sorgulama yapmadan önyargısına güvendiğini göstermektedir. Böylece cinayetin işlenmesinde önyargının etkisini bir daha belirtmektedir.

Marquez, belirttiği diğer kişilere bağlı rastlantıların yanı sıra, kasabalının cinayete karşı tutumunu yansıtan rastlantılarla kasabalının önyargılı tavrını sezdirmektedir. Santiago Nasar'ın nişanlısı Flora Miguel'in evine gitmesini Cristo Bedoya'nın ağzından;

“Oraya gidebileceği hiç aklıma gelmemişti. Çünkü bu insanlar öğleden önce yataklarından kalkmazlardı,” (Marquez, 111)

şeklinde aktarılarak, bu durumun bir rastlantı olduğunun altı çizilmesinden sonra belirtilen, Santiago'nun eve girerken görülmemiş olması, fakat çıkarken görülmesindeki tezad vurgulanmaktadır.

“Flora Miguel'in evine geldiğini bunca kişi arasında kimsenin görmemiş olması inanılacak şey değildi,” (Marquez, 113)

ve

“Herkes onun evden çıktığını görmüştü,” (Marquez, 115)

ifadelerindeki ironi bu rastlantıların kasten, önyargılar sonucu doğduğu izlenimini yansıtmaktadır. Bu şekilde kasabalının duruma önyargılı yaklaşması sonucu Santiago Nasar'ın ölümünün önene geçilemediğini gözler önüne sermektedir.

Marquez, “Kırmızı Pazartesi” adlı romanında Santiago Nasar'ın öldürülmesinde kasabalının korkudan kaynaklanan önyargısının etkisinin sonucu olarak rastlantı diye değerlendirilen bazı durumlarla açıklamaktadır. Böylece, Santiago Nasar'ın namus cinayetinin yanı sıra, önyargıların doğurduğu rastlantılarca kasabalılar tarafından göz göre göre öldürüldüğünü de okuyucuya sezdirmektedir. Marquez'in Santiago'nun son sözleri olarak;

“Beni öldürdüler!” (Marquez, 120)

ünlemini seçip “onlar” diyerek üstü kapalı olarak kasabalıları ifade etmesi de bu çıkarımı açıklamakta ve desteklemektedir.

 

 

Gaye AYGÖR

BULANIK KİMLİKLER

Yaşamda karşılaşılan birçok insan "iyi" ya da "kötü" olarak değerlendirilebilir. Yaptığı hareketler, düşünce tarzı ya da başka insanlar hakkında konuşması bir insanın "iyi" ya da "kötü" olduğu hakkında karşısındakine bilgi verir. Fakat bir de "bulanık" olarak nitelendirilebilecek insanlar vardır toplumda. Bu insanlar davranışlarına bakılarak "iyi" ya da "kötü" olarak sınıflandırılamazlar. Eğer romanlar yaşamın başka bir boyutu olarak algılanırsa, romanlarda da bu tür karakterlerin olduğu görülür. Yaşar Kemal'in Çukurova köylüsünün sıkıntılarını, korkularını anlattığı eseri "Yer Demir Gök Bakır"daki Koca Halil karakteri ve Latife Tekin'in bir başka köylünün durumunu, inançlarını anlattığı eseri "Sevgili Arsız Ölüm"deki Atiye karakteri "bulanık" olarak algılanabilecek niteliktedir. Bu iki karakterin davranışlarından "iyi" ya da "kötü" olduklarını çıkarmak imkansızdır.

"Yer Demir Gök Bakır" adlı eserde, Koca Halil köydeki yaşlılardan olup, her sene köylüye tarlaya ineceği zamanı söylemesi ile ön plana çıkmaktadır. Fakat Koca Halil bu görevini yerine getirmemiştir. Eserde sözü geçen yıl içerisinde Koca Halil köylüye Çukurova'ya ineceği zamanı geç söylemiştir ve bu nedenle köylü pamuk toplayamamıştır. Böyle olunca da her sene yiyecek ve diğer ihtiyaçlarını karşılayan Adil Efendi'ye borçlu kalmışlardır. Borcunu ödemek köylü için bir töre gibi görüldüğünden herkes büyük bir korkuya düşmüştür. Bütün bunlara sebep olan Koca Halil, bu davranışı ile "kötü" bir karakter gibi görünmektedir. Fakat bunun altında yatan nedene bakıldığında okuyucunun Koca Halil'e karşı olan tutumu yumuşamaktadır. Köylünün tarlaya gittiği zamanda yaşlılar köyde yalnız kalmaktadırlar. Yaşlılıktan çekinen ve bunu kabullenmek istemeyen Koca Halil, köylüye tarlaya inmeleri gereken zamanı söylemeyerek, yalnız kalmaktan kurtulmak istemektedir. Bu durumu öğrenen okuyucu Koca Halil'e kızamaz. Koca Halil'in yaptığı ahlaken yanlış olsa da okuyucu onun içindeki yaşlılara özgü, çocuksu saflığı görünce ona kızamamaktadır. Koca Halil bu durumu ile "ahlaken bulanık"tır. Çünkü ahlaken kötü bir şey yapmaktadır, ama bunun altında yatan anlam ortaya çıktığında, ona hak vermemek ya da acımamak elde değildir.

Koca Halil'in ahlaken bulanık bir karakter olduğu eserde açıkça görülmektedir. Buna bir örnek de Koca Halil'in köylü hakkında kötü bir şekilde konuşmasıdır. Koca Halil yaptığı bu yanlış davranıştan sonra köylünün ona olan tepkisinden korkmuş ve kendini ambara kapatmıştır. Fakat köylü kapısına dayanıp ona kızmadığı için de köylüye öfkelidir, çünkü inancına göre köylü önem verdiği, saydığı insanlara kızmaktadır. Örneğin daha önce köydeki kadınların bir ağayı parçaladığını göz önünde bulundurunca, Koca Halil köylünün ona kızmamasından, onu öldürmeye gelmemesinden dolayı, ona önem vermediklerini, onu saymadıklarını düşünmektedir. Koca Halil bu duruma öfkelendiği için köylü hakkında kötü bir şekilde konuşmaktadır. Bu da Koca Halil'in ahlaken yanlış yaptığı bir başka noktadır. Fakat bu davranışların nedenleri düşünüldüğünde, Koca Halil bulanıklaşır, "iyi" mi "kötü" mü olduğu anlaşılamaz. Koca Halil, yetişme tarzı nedeniyle diğer köylüler gibi belli doğrulara inanmaktadır. Bunlardan biri de köylünün önem verdiği, saygı duyduğu kişiye kızıp, tepki gösterebileceğidir. Bu düşüncesi nedeniyle Koca Halil ahlaken kötü şeyler yaparak köylünün kendisine kızmasını sağlamaya çalışmaktadır. Böylece köylünün gözünde önem kazanacağını düşünmektedir. Bu da Koca Halil'in "ahlaken bulanık" bir karakter olduğunun bir başka kanıtıdır.

"Sevgili Arsız Ölüm" adlı eserde "ahlaken bulanık" olmak açısından Koca Halil'e benzerlik gösteren karakter Atiye'dir. Atiye eserde, şehirden köye gelip yerleşmesi ve zamanla tam bir köylü gibi olması ile ön plana çıkmaktadır. Atiye'nin eser için en önemli özelliği anlatıcının onun sesini taşımasıdır. Atiye, kızı Dirmit'in cinsel kişiliğini keşfetme sürecinde, bu duruma çok tepki göstermiştir. Dirmit "gıgıları" iç çamaşırına koymakta ve bu şekilde cinsel kimliğini fark etmektedir. Atiye ise bu durumu anlayışla karşılamak yerine kızını dövmektedir. Atiye, insani değerlere uygun olmayan bu davranışıyla okuyucuda antipati uyandırmaktadır. Her ne kadar şehirden gelmiş olursa olsun, Atiye'nin eğitimsizliği ortadadır. Bu durum okuyucunun Atiye'ye olan bakışını yumuşatır. Bu özellikleri ile Atiye de Koca Halil gibi "ahlaken bulanık" bir karakterdir. Çünkü eserdeki durumlar göz önünde bulundurulduğunda Atiye'nin iyi mi,"kötü" mü olduğuna karar verilemez.

Atiye'nin ahlaken bulanık bir karakter olduğunu gösteren bir başka örnek de herkesten farklı olan kızı Dirmit'in şiir yazmasına tepki göstermesidir. Dirmit, küçüklüğünden beri köylüden farklı bir şekilde davranmaktadır. Fakat Atiye Dirmit'in bu farklı yönünü törpülemek istemektedir. Köyden şehre gittiklerinde Dirmit şiir yazmaya başlar; fakat Atiye ve ailenin diğer bireyleri bu şiirleri yırtarlar. Dirmit'in kitap okumasına da aynı tepkiyi gösteren Atiye, bu yönüyle kötü bir izlenim oluşturmaktadır. Atiye'nin bu farklılığı yok etmek istemesinin yanı sıra köyde hiçbir kız okula gitmezken Dirmit'i okula yollaması ona karşı oluşan tepkisel bakışı bir anda ortadan kaldırmaya yetmektedir. Atiye bazı konularda farklılığa tepki gösterirken, kızını okula gönderme konusunda kendisi herkesten farklı davranmaktadır. Atiye'nin köylüden farklı davrandığı bir konu da çocuklarına kimsenin giymediği gibi kıyafetler giydirmesidir. Atiye, Dirmit'in farklılığına karşı çıkarak her ne kadar yanlış bir yol izlese de, farklı olduğu diğer konularla "iyi" yönünü ortaya koymaktadır. Bu nedenledir ki aynı Koca Halil gibi, Atiye de "ahlaken bulanık" olarak nitelendirilebilir.

Her iki eserdeki karakterler de insanın gerçekliğini yansıtmakta ve eseri ilginç kılmaktadır. Okuyucu "kötü" olarak nitelendirdiği bir karakterin bir bölüm sonra "iyi" bir yönüyle karşılaştığında eser ona daha çekici gelmeye başlayacaktır. "Yer Demir Gök Bakır" adlı eserdeki Koca Halil ve "Sevgili Arsız Ölüm" adlı eserdeki Atiye birbirlerine benzer bir şekilde "ahlaken bulanık" karakterlerdir. Yaşar Kemal ve Latife Tekin bu karakterleri kullanarak romanlarını ilginç kılmanın dışında yaşamdaki bir gerçekliği de eserlerine aktarmaktadırlar. Çünkü Koca Halil ve Atiye gibi "bulanık" karakterler yaşam içerisinde de görülmektedir. Herkes tarafından anlaşılabilir bu durum ise bu iki eseri sadece belli bir kitleye hitap etmekten kurtarmakta ve evrenselleştirmektedir.

 

 

Seçil NARİN

SOYUTLANMIŞ KİMLİKLER

Her toplumda, bulunduğu yörenin geleneklerine, inançlarına ve törelerine başkaldıran ya da onlara uymayı reddeden bireyler bulunur. Fakat kişinin uyguladığı bu aykırı hareketler bulunduğu yöre halkı tarafından hoş karşılanmayabilir ve böylece halk bu davranışların sebebini doğaüstü inançlara yorup, bireyin kendi kimliğinden bile soyutlanmasına neden olabilir. Yaşar Kemal'in "Yer Demir Gök Bakır" adlı romanında, Toros dağının eteklerinde bulunan, dış dünyadan soyutlanmış, fakir ve cahil "Yalak" köyü halkının yaşamı konu edilmektedir. Kötü tarlaya düştükleri için pamuk dönüşü borçlarını ödeyemeyen ve bu nedenle göreneği bozan köylü, muhtar Sefer tarafından oynatılıp sömürülmektedir. Çaresiz kalan köylü, kurtuluş yolunu aralarında akılcı ve cesaretli davranan "Taşbaş"ı bir süre sonra ermiş olarak algılamakta bulur. Kurtuluşu batıl inanç ve mucizede arayan köylü "Taşbaş"ı ermiş yaparak, onun kendi kimliğinden soyutlanmasına sebep olur. Latife Tekin'in yazmış olduğu "Sevgili Arsız Ölüm" adlı eserde ise yine dış dünyadan soyutlanmış, cinlere ve perilere inanan "Alacaüvek Köylüsünün" yaşamından ziyade, bu köyde yaşayan Huvat ailesi bireylerinin başından geçen olaylar konu edilmektedir. Köylü Huvatla evlenen Atiye, yepyeni bir ortama girer. Atiye, yeni içine girdiği köy halkının inançlarına ve düşünce yapısına uyum göstererek, kendi kimliğinden soyutlanır. Atiye'nin doğurduğu Dirmit ise köy halkının inançlarına tamamen aykırı düşüncelere sahip olarak soyutlanır. İki eserde de içinde bulunduğu toplumdan ve kendi kimliklerinden soyutlanmış durumda olan karakterler yazarlar tarafından okuyucunun gözleri önüne serilir.

"Yer Demir Gök Bakır" adlı eserde alacaklı olan Adil Efendi'nin köyü basmasını beklemekten deliye dönen köy halkı, umutsuzluğun içinde bir umut yaratmaya çalışmaktadır. Muhtar Sefer'in iç konuşmasını okuyucuya aktaran yazar, köylünün bu durumunu gözler önüne serer. "Bir dal bulamazsa, kendisi bir dal yaratır, sonra da sarılır. Köylü dalsız edemez." Muhtar Sefer bu düşüncesiyle, köylünün "Taşbaş"ı ermiş yapması sebebinin "çaresizlik" olduğunu gösterir.

Köylü, Muhtar Sefer ne derse onun tersine davranan Taşbaş'ı, mitler yaratarak yavaş yavaş "ermiş"liğe doğru itmektedir. Zala'nın, Taşbaş'ı rüyalarında "kurtarıcı" rolünde görmesiyle başlayan bu ermişlik durumu, Çarıksız Murat'ın yarattığı "Taşbaşoğlu" soyunun nerden geldiğine dair bilgi veren bir efsaneyle devam eder. Bu efsanede Taşbaş'ın soyundan gelern Ulu Memed, iki sevgiliyi birleştirmek uğruna dualar eder ve başaramayınca kendi kafasının taş olmasını diler. Kafası taş olan Ulu Memed sayesinde aşıklar birbirine konuşur. Daha sonra ellerinde açan güller sayesinde Ulu Memed'in başı normale döner. Köy halkını temsil eden Çarıksız Murat, anlattığı bu efsaneyle Taşbaş'a "kavuşturucu", "kurtarıcı" ve "yardımsever" insan niteliklerini yüklemektedir. Bu nitelikler köylünün ihtiyaç duyduğu güçlerdir.

Bu efsaneyi en az iki kere birbirine anlatan köylü, yeni bir efsane yaratmakta gecikmez. Bu sefer Lokman Hekim efsanesi "Taşbaş" üzerine yorulur. Gezdiği dağlar ve ovalarda topladığı bitkilerle ilaç yapan Lokman Hekim, bütün hastalıklara çare bulmaktadır. Uzun yıllar boyunca ölüme karşı bir ilaç bulmaya çalışan Lokman, sonunda ölümsüzlük formulünü bulup defterine yazar. Fakat, tam köylüye anlatacağı sırada defter suya düşer ve formül kaybolur. Köylü, Lokman Hekim'in de "Taşbaş"ın soyundan geldiğine inanmaktadır ve ona bu efsaneyi yorarak Taşbaş'a "her derde deva olan", "iyileştirici" ve "hep halkı uğruna çalışan" insan niteliklerini yükler.

Köylünün anlattığı bu efsaneleri reddeden ve yalanlayan Taşbaş, köy halkını buna inandıramamaktadır. "Taşbaş"ı iyice ermişliğe iten halk, sonunda "Taşbaş"a tanrısal bir kimlik yükleyerek arkasından "ışık" saçtığını söyler ve böylece "Taşbaş"ın ermiş olduğu kesinleşir. Köyde hasta olan her kim varsa Taşbaş'ın yanına gider ve iyileşmek için yardım isterler. "Taşbaş" her ne kadar istemese de yatalak bir kızın bacaklarına elini sürer. Mucize de olsa, kız yürümeye başlar. Yazar, köylünün bütün inancını "Taşbaş"a yüklediğini ve onu bir "umut ışığı" olarak gördükleri için kendi inançlarının yerine geldiğini, bu yüzden hastalıklarının daha çabuk iyileştiğini ve bunun bir rastlantı olmadığını göstermektedir. Zira bütün bunların gerçekleşmesinin sebebini "Taşbaş" olarak gören köy halkı, sonunda "Taşbaş"ı kendi kimliğinden soyutlamayı başarmaktadır.

Eserde, bir iki hastanın iyileşmesini rastlantı olarak düşünen "Taşbaş", birçok hastanın iyileşmesiyle artık kendinden şüpheye düşmektedir. Bir gece oturup üç saat boyunca dağların arkasından bir ışık çıkması için dua eden "Taşbaş", eğer bu durum gerçekleşirse "ermiş" olacağına inanacaktır. Üç saat sonunda dağın arkasından ışığın görünmesiyle birlikte deliye dönen "Taşbaş" artık kendisinin "ermiş" olduğuna inanır. Oysa bunun da yazara göre bir açıklaması vardır. Dağın arkasından ışık çıkmasının sebebi sabah olmasıdır fakat "Taşbaş" köylü sayesinde kendini bu duruma o kadar şartlamıştır ki, artık ermiş olduğuna kendisi de inanmıştır.

Eserin başından beri korkusuzca Muhtar Sefer'e karşı çıkan, köylüye istediği zaman küfreden, lanetler yağdıran ve kendi bildiğini yapıp akılcı davranan "Taşbaş" sonunda köylü tarafından yazarın kullandığı efsaneleştirme tekniğiyle "ermiş"liğe yükseltilmektedir. "Taşbaş" artık sadece içinde bulunduğu toplumdan değil, aynı zamanda kendi kimliğinden de soyutlanmıştır.

Latife Tekin'in "Sevgili Arsız Ölüm" adlı eserinde ise, cahil köy halkının hayatında hiç görmediği eşyaları şehirden getiren Huvat, kentli olan Atiye'yle evlenir ve onu köye getirir. Köylü tamamen boş inançlarla doludur ve cinlerle, perilere inanmaktadır. Kentli olan Atiye, bu ortama alışmakta gecikmez. Zamanla beş tane çocuk doğuran Atiye, kısa sürede köylüyle aynı inançlara sahip olur.

Eserin başlarında çocuk doğurmak istemeyen Atiye, Dirmit'e hamile olduğu sırada bebeğini düşürmek için kocakarı ilaçlarına başvurur. Zaten Dirmit daha anne karnındayken köylü tarafından "cinli" olarak değerlendirilir. Ayrıca Huvat'ın kendisini ahıra kapattığı sırada, Atiye'nin hayvanların konuştuğunu görmesi okuyucunun ona yavaş yavaş köy halkından biri olma yolunda ilerlediğini göstermektedir. Atiye, evde ne olursa olsun, hacıya hocaya başvurmaktadır. Halit'in Zekiye'yle evlendikten sonra cinsel sorunlar yaşaması nedeniyle Atiye, oğlu Halit'i hocaya götürür. Hoca okuyup üfledikten sonra kırmızı düğümlü ipliğin bulunması gerektiğini söyler ve tüm köy halkı Halit için bu ipliği aramaya başlar. Yazar, Huvat ailesi bireylerinin başından geçen olayları anlatarak, Atiye'nin nasıl bir ortam içine girdiğini ve değişimini gözler önüne serer.

Atiye'nin kızı olan Dirmit ise köy halkından son derece farklı bir kimliğe sahiptir. Köyde okula giden tek kız olan Dirmit, yerinde duramayan ve oynayıp eğlenen bir kızdır. Onun bu tutumu köylü tarafından "cinli" olarak değerlendirilir. Annesi Atiye'nin baskısı altında yetişen Dirmit, sonunda ailesiyle kente göç eder. Orada da şiir ve heykelciliğe merak sardığı için annesi Atiye tarafından dövülen ve odalara kapatılan Dirmit; artık taşa, toprağa, ağaca ve denize konuşmaktadır. Köy kültürü ve inancından yani sürü psikolojisinden uzaklaşan Dirmit, annesi Atiye'nin tersine bireyselleşmeye başlamaktadır. Yazar, Dirmit'in kendini toplumdan soyutlamasını yaşam tarzlarından ve inanç farklılıklarından örnekler vererek aktarmaktadır.

Yaşar Kemal'in "Yer Demir Gök Bakır" ve Latife Tekin'in "Sevgili Arsız Ölüm" adlı eserlerinde, az gelişmiş toplumlarda bulunan değişik inançlara sahip iki farklı köy halkının, aralarından seçtikleri bireylere uyguladıkları baskılar ve bunların sonuçları konu edilmektedir. Taşbaş, köylünün inançlarına ters düşen davranışlarda bulunduğu için köylü tarafından "ermiş"liğe yükseltilmiş ve böylece kendi kimliğinden de soyutlanmıştır. Atiye, kentten gelerek Taşbaş gibi yine kendi kimliğinden soyutlanmış ve köylünün inançlarına sahip olmuştur. Dirmit ise bu iki karakterin tersine, kendini toplumdan soyutlamış ve eserin sonunda da bireyselleşerek yazar olmuştur. Her iki eserin yazarı da, az gelişmiş toplumlarda bulunan farklı yörelerin inançlarına ve neden oldukları bireysel soyutlanmalara örnek vererek bu durumun doğurduğu sorunları okuyucuya aktarmakta böylece toplumsal yaptırımlarla bireyselliğin yok edilişini eleştirmektedir.

 

 

Gaye AYGÖR

" YER DEMİR GÖK BAKIR" DA ANLATIM TEKNİKLERİNİN KARAKTERLERİN OLUŞUMUNA ETKİSİ '

Yaşar Kemal'in "Yer Demir Gök Bakır" adlı eserinde Çukurova'nın dağlarında yaşayan köylülerin içinde bulundukları zor yaşam koşulları, inanışları ve değer yargıları okuyucuya aktarılmalıdır. Bu denli kötü koşullarla burun buruna olan köylü, bu sorunları aşamamakta; çünkü devletten hiçbir yardım görmemektedir. Yazar bu eseriyle devlete eleştirel bir bakış açısı geliştirmekte ve devletin, ülkenin her noktasına ulaşamadığı tezini savunmaktadır.Eserde köylünün zor durumunu, değer yargılarını ortaya koymak amacıyla karakterler çizilirken, bilinçakışı, iç konuşma, dolaylı betimleme, diyalog gibi birçok teknik kullanılmaktadır. Bu teknikler ile yazar eserine konu aldığı köylünün her yönünü ortaya koymaktadır.

Eserde sıklıkla karşılaşan tekniklerden biri iç konuşma tekniğidir. Bu teknik ile 3.tekil şahıs anlatıcının sesi söz konusu olan karakterin sesine bürünür ve okuyucu bazı olay, durum ve düşünceleri o karakterin bakış açısıyla görerek, karakteri daha iyi tanımış olur. Yazarın çizmiş olduğu karakterlerden biri olan ve köylünün yansıması olarak kullanılan Hasan bu teknik ile okuyucuya tanıtılır: " İşte o kuştan bir tane tutmalı. Tutulmaz, Allah'ın belası kuş." (s. 12) Bu cümle ile okuyucuya Hasan ile ilgili olarak aktarılmak istenen Hasan'ın, yakalasa köylerini içinde buludukları kötü koşullardan kurtaracak olan mavi kuşu tutma isteğidir. Ayrıca bu cümle ile birlikte aynı Hasan gibi, bütün köyün bu mavi kuşun onlar için bir kurtuluş olduğuna inandıkları ve Hasan'ın düşüncelerinin köy ile parallellik gösterdiği de anlaşılmaktadır.Böylece Hasan'ın eserde kullanılış amacı da ortaya çıkmaktadır. Hasan, köylünün eserdeki temsilcisidir.

İç konuşma tekniği sadece Hasan'ın değil, Koca Halil karakterinin oluşturulmasında da büyük rol oynar. Koca Halil'in, köylüyü Çukurova'ya pamuk toplamak için geç indirmesi nedeniyle köylünün onu öldürmeye geleceği düşüncesi ile oluşan korkusu bu teknik yardımı ile ortaya konmaktadır: "Muhtarı, köylüsü, herkes, herkes tüm suçu ona yükleyecek, öldürünce de işte büyük suçluyu öldürdük, kusura bakma Adil Efendi, diyeceklerdi."(s,39) Koca Halil'in, iç konuşmasında geçen bu cümle onun içerisinde bulunduğu korku ve endişeyi aktarmaktadır. Bunun yanı sıra Koca Halil'in kendine değer verdiğini, güvendiğini ve lider gibi göründüğünü de bu teknikle kavrar okuyucu: "Sanki Koca Halil kartalın oğlu değil de, sanki onun belinden düşmüş değil de lapacının belinden düşmüş." (s. 48) bu sözler ile Koca Halil oğlunu beğenmemekte, kendini büyük, önde gelen bir insan gibi gördüğü için oğlunu kendine layık bulmamaktadır.

Eserde yer alan bir başka teknik de bilinç akışı tekniğidir. Bu tekniğin en çok rol oynadığı kısım Koca Halil karaktrinin yaratılmasıdır. Böylece Koca Halil'in korkuları okuyucuya doğrudan aktarılmaktadır. "O İbrahim'in güzel İbrahim'in hatırı olmasaydı, seni ne yapardım biliyor musun?" Aaaaah Meryemce! Bir sonbahar akşamı Çığşardan aşağı iniyordu. Çınar yaprakları kıpkırmızıydı." (s. 40) Bu cümlelerde görüldüğü gibi Koca Halil köylünün, özellikle de Meryemce'nin gelme korkusunu yaşarken birden Memo adlı bir eşkıyayla tanıştığı akşamı hatırlamaktadır. Burada kullanılan bilinç akışı tekniği karakterin ruhsal durumu ile de paralellik göstermekte ve korkularını daha iyi yansıtmaktadır. Çünkü korku dolu bir insanın bilinç akışına uğraması çok doğal birşeydir.

Eserde geniş yere sahip olan diyaloglar da karakterlerin oluşumunda büyük rol oynamaktadır. Kullanılan diyaloglar ile dolaylı betimlemelere gidilmekte ve karakterin konuşmalarından kendi ile ilgili bilgiler edinilmektedir. Örneğin Hasan'ın kardeşi Ummuhan'la aralarında geçen diyaloglar aracılığı ile Hasan'ın büyüklerini ne denli örnek aldığı görülmektedir: "Bilsem seni getirmezdim, Kancığılan çıkma yola, başına getirir bela."(s.8)Bu konuşmada Hasan'ın bir yetişkin edasıyla kullandığı deyimi büyüklerinden öğrendiğini anlamak mümkündür. Hasan her konuşmasıyla okuyucuya, büyüklerini örnek aldığını,taklit ettiğini göstermektedir:"Erkek olmayanın yalanı çoktur. Eksik eteklerde hiç akıl yoktur."(s.8)Bu cümle de yine Hasan'ın büyüklerini örnek aldığını göstermektedir. Ayrıca Hasan'ın diyalogları içerisinde yaşadığı köy ve köylünün değer yargılarıyla ilgili de bir bilgi içerir. Bu bilgi erkeklerin kadınlara olan davranışlarıdır. Bu davranışlar Hasan'ın Ummuhan'a karşı olan tavır ve sözleriyle paraleldir.

Diyalogların oluşturduğu dolaylı betimlemeler Koca Halil karakterinin oluşumuna da etki etmektedir. Diyaloglar sayesinde Koca Halil'in değer yargıları, açığa çıkmaktadır. "Ulan sümüklü oğlan, köylü beni hiç adamdan saymıyor mu? Ben onları pamuğa geç götürmedim mi?"(s.42) Bu konuşmadan Koca Halil'in köylü onu öldürmeye gelmediği için ona değer vermediklerini düşündüğü anlaşılmaktadır. Böylece okuyucu Koca Halil'in değer yargıları hakkında bir fikre sahip olmaktadır. Koca Halil köylünün saydığı insanları, eğer kötü bir şey yaparlarsa öldüreceği, saygı duymadıkları bir insanı umursamayacakları görüşündedir.

Yaşar Kemal tanrısal bir anlatıcı ile aktardığı "Yer Demir Gök Bakır"adlı eserinde kullandığı iç konuşma, bilinç akışı, diyalog ve dolaylı betimleme teknikleriyle kahramanlarını oluşturmakta ve onları köylünün yansıması olarak kullanmaktadır. Çizilen karakterler sayesinde okuyucu köyün içinde bulunduğu zor koşulları benimsemektedir. Böylece yazar devlete de eleştirel bir bakış geliştirmektedir. Çünkü devletin köylere ulaşamadığı çok açıktır. Günümüzde de bir kesim rahat ve iyi koşullarla, devletin bütün olanaklarından yaralanarak yaşarken, uzaklarda bir yerlerde bir kesim de devletin tüm imkanlarından uzak, zor koşullarda yaşamaya çalışmaktadır.