|
EXTENDED ESSAY
A1 EDEBİYAT HL
Konu: Ahmet Ümit'in "Patasana" adlı eserinde polisiye tekniklerin kullanımının okuyucu üzerindeki yönlendirici etkisi.
Öğrenci Adı, Soyadı: Emre Eminoğlu
Aday No:D0811001
Kelime Sayısı: 3802
Rehber Öğretmen: Rafiye Duru
İÇİNDEKİLER
Özet.........................i
Giriş.........................1
Gelişme.......................3
Sonuç........................13
Kaynakça......................14
ÖZET
Polisiye roman, Türkiye'de son zamanlarda gittikçe yaygınlaşmaktadır. Polisiye romanlar; sürükleyici, sürprizlerle dolu ve kolay okunabilir oluşu nedeniyle birçok okur gibi benim de dikkatimi çeken bir tür olmuştur. Bir polisiye romanda bulunması gereken en önemli özellik, sürükleyici ve merak uyandırıcı olmasıdır. Bunu sağlamak için yazarın görevi polisiye roman tekniklerinden faydalanarak, okuyucuyu yönlendirmek, yanlış şüphelere düşürerek eserin sonuna dek var olan gizemi çözmesini engellemektedir. Günümüz polisiye yazarlarından Ahmet Ümit'in "Patasana" adlı eseri de bu yöntemlere uygun yazılmıştır. Eserde, katilin kimliği çeşitli yollarla eserin sonuna dek gizli kalmış, okuyucu yazarın yönlendirişi ile çözümden uzaklaştırılmıştır. Bu makalede, Ümit'in eserinde yer verdiği olaylar, kahramanlarla ilgili yanıltıcı tasvirler ve çift zamanlı bir eser yaratma gibi polisiye roman teknikleri, örnekler ile incelenmiştir.
İnceleme sırasında, yerli ve yabancı kaynaklarda polisiye roman teknikleri ve çeşitli yazarların polisiye eserleriyle ilgili eleştiri yazıları ve makalelerden faydalanılmış, bu konuda bir birikim sağlanmıştır. "Patasana" adlı eserdeki polisiye teknikler bu birikim kullanılarak incelenmiştir.
İncelemenin sonunda; Ahmet Ümit'in yaptığı gibi, polisiye romanlarda yazarın okuyucuyu çeşitli teknikler kullanarak yönlendirişinin ve özellikle de onu yanlış yönde etkileyecek ipuçlarına yer vermesinin eseri sürükleyici hale getirdiği ve okuyucuda merak uyandırmakta yardımcı olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca Ahmet Ümit'in bu eserde, her yeni şüpheli durumla birlikte farklı bir toplumsal soruna değindiği söylenmesi gereken bir başka noktadır.
GİRİŞ
Polisiye türü, son birkaç yüzyıldır edebiyatın vazgeçilmez bir parçası olmuş; merak uyandırışıyla, gizemliliğiyle, sürükleyiciliğiyle ve kimi zaman yarattığı gerilimle okuyucuyu etkileyebilen bir edebi tür olmayı başarmıştır. Kuşkusuz, polisiye türdeki eserlerin etkileyici olmasını sağlayan en önemli etken, yazarın ustaca kullandığı polisiye teknikler ile sürpriz bir sonu okuyucudan saklamasıdır.
Polisiye türünün akla ilk gelen yazarları Edgar Allen Poe, Sir Arthur Conan Doyle ve Agahta Cristie'dir. Türk Edebiyatı'nda ise son zamanlarda polisiye romanlar daha sık yazılmaktadır. Örneğin Ahmet Ümit, seksenli yıllardan beri yazdığı polisiye roman ve öyküleri ile günümüz Türk Edebiyatı'nda polisiye türün önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Bunun yanında Türk okuyucusu da polisiye romanlara karşı oldukça ilgilidir. Ideéfixe kitap satış şirketinin kayıtlarına göre; 2004 yılında Türkiye'de "polisiye" başlığı altında 13'ü Türk yazarlarına ait, 41'i yabancı yazarlardan çeviri 54 kitap yayınlanmıştır. Bu da, Türk okurunun polisiye türüne olan ilgisinin ve talebinin geride bıraktığımız 2004 yılında bir hayli yüksek olduğunun kanıtıdır. (www.ideefixe.com/kitap)
Polisiye roman denildiğinde ilk akla gelenler; seri katiller ve akıllıca uyguladıkları kusursuz planlarıyla onları ortaya çıkaran dedektiflerdir. XIX. yüzyılın sonlarından itibaren sıkça rastlanmaya başlanan bu türün ilk yazarı Edgar Allen Poe'dur. Poe'nun ilk polisiye eseri "Morg Sokağında Cinayet"ten günümüze dek süregelen polisiye eserlerin birkaç ortak özelliği vardır. Bu özelliklerden ilki, polisiye romanda "bir kötü kişi ile onu sonuçta alt edecek bir arslan kahraman" ın (Duru, 15) zorunlu oluşudur. Polisiye romanların bu özelliğini şekillendirmek ise tamamen yazarlarına kalmıştır. Kötü kişi bir seri katil ya da bir hırsız olabilirken; " arslan kahraman " bir polis ya da sıradan bir araştırmacı olabilir. Fakat kesin bir şey vardır ki iyi olan; suçu her ne olursa olsun kötü olanın kimliğini açığa çıkarmak için onun izini sürer. Polisiye romanların bir diğer özelliği, başından beri her şeyi bilen yazarın yanıltıcı öğeler ve ipuçları kullanarak okuyucuyu yönlendirmesidir. " Böylece okuyucu, okuyarak ve ilerleyerek yazarın çok daha önceden bildiği tuzaklardan geçer, engelleri aşar ve onun yardımıyla daha önceden bildiği sonuca ulaşır ." (Duru, 14).
Tzvetan Todorov, yukarıda belirtilen iki temel özelliğe sahip polisiye romanları türlere ayırmış, ve bu türlerin en belirgin özelliklere sahip iki tanesi üzerine yoğunlaşmıştır. " Birincisi whodunit (kim yaptı?) adını alan, ve bir cinayetin çözümünü anlatan türdür. [.] Bu klasik türde, okuru sürükleyen, romanın başında beliren "katil kim?" sorusunun uyandırdığı meraktır. [.] İkinci tür dedektif romanı thriller da (heyecan romanı) ise [.] okuru sürükleyen "katil kim?" merakı değil, şimdi ne olacak heyecanıdır. " (Moran 2, 142). Pennsylvania Üniversitesi'nde hazırlanmış "The Detective Thriller" adlı yazıda da belirtildiği gibi Todorov'un thriller olarak adlandırdığı türde; sürekli bir hareketin, şiddet içerikli ya da gerilim yaratan sahnelerin varlığı söz konusudur. İyi olan (polis, dedektif ya da araştırmacı) yalnızca yaptıkları ve bulgularıyla değil, iç çatışmalarıyla ve geçmişi ile yüzleştiği bazı durumlarla da okuyucunun karşısına çıkar. Duyguları ve cinselliği eserin bazı bölümlerinde yer alır. Öte yandan kötü olan kahraman da eserde sadece suçlu ya da katil olarak yer almaz. Onun da iç çatışmaları okuyucuya aktarılarak acıma duygusunun ağır basması ve böylece suçlu olana da sempati ile yaklaşılması sağlanır. Suçu işleyiş amacı insanlık ya da toplumsal bir grup yararına olabilir. (P.S.U.,"The Detective Thriller")
Ahmet Ümit'in "Patasana" adlı eseri Todorov'un thriller adını verdiği tür polisiye romanlara iyi bir örnektir. Eserde katilin ve ana kahramanın iç çatışmalarına, duygularına ve günlük yaşantılarına oldukça geniş yer verilmiş olması; cinayetin işleniş nedeninin okuyucuya bazı toplumsal değerleri sorgulatıyor olması ve eserde sürekli ve hareketli olayların varlığı "Patasana"yı bu türden kılan özellikleridir. Temel polisiye roman özellikleri açısından bakıldığında ise "Patasana"da, yazarın okuyucu üzerindeki yönlendirici ve yanıltıcı etkisi oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Yazar okuyucunun kendi planladığı şekilde düşünmesini sağlamak, onu katilin kimliği konusunda yanıltmak ve eserin sürpriz bir sonla bitmesini sağlamak amacıyla bu roman türüne özgü bazı tekniklere başvurmaktadır. Eser boyunca bazı kahramanların okuyucunun şüpheleneceği özellikleriyle ön plana çıkarılması, eserdeki yan kahramanların katilin kimliği konusunda yanlış tahminlerde bulunması gibi tekniklerin kullanımı ile yazar, eserin son bölümüne dek katilin kimliğini okuyucusundan gizlemektedir. Bu yazıda "Patasana"da yazarın sözü edilen teknikleri kullanarak okuyucuyu nasıl yönlendirdiği ve yanılttığı örnekler üzerinden incelenecektir.
GELİŞME
Ahmet Ümit'in "Patasana" adlı polisiye eserinde, arkeolojik buluntularda keşfedilen geçmişe ait bir öykü ile günümüzde geçen olaylar iç içe anlatılmakta; insanoğlunun acımasızlığı ve zalimliği, tarih boyunca süregelen vahşeti ve cinayetler karşısındaki tutumu eleştirilmektedir. Eserde günümüze ait olaylar, bir Anadolu köyünde Hititler'den kalan bir arkeolojik alanı araştırmakta olan ekibin lideri Esra'nın bakış açısıyla anlatılmakta; geçmişte Hititler döneminde gerçekleşen olaylar ise Patasana adlı yazmanın sözleriyle eserdeki yerini almaktadır. Dört kişiyi öldüren katil, Timothy adlı Amerikalı arkeologdur ve cinayetleri işlemesinin gerekçesi olarak insanoğlunun tarih boyunca yok olmayan acımasızlığına dikkat çekme isteğini göstermektedir. Yazar, eserin tezini vurgulayacak şekilde bir konuşma ile Timothy'nin katil olduğunu açıklayışına kadar bu gerçeği okuyucudan bazı polisiye tekniklerden faydalanarak saklamaktadır. Bu tekniklerden en önemlileri; gelişen olayların okuyucuyu yanlış yönlendirmesi ve ortaya atılan yeni isimler ve tasvir edilen kişilik özellikleri ile yeni şüphelilerin yaratılmasıdır.
Yazarın katilin kimliğinin açığa çıkmaması için başvurduğu en önemli yol; eserde karmaşık olaylara, katilin kim olabileceği konusunda yapılan yorumlara ve asılsız dedikodulara yer verilmiş olmasıdır. Yerli halkın batıl inançları, töreleri ve edindikleri kulaktan dolma bilgiler ile katilin kimliğini araştıranları yanlış yönlendirmesi; yazarın da okuyucuyu aynı yöne sürüklemesine sebep olan bir teknik olarak eserde yer almaktadır. Eserde kurban sayısı arttıkça, araştırmalar ve soruşturmalar ilerledikçe ve olaylar geliştikçe karşılaşılan yeni ipuçları ise eserin sonlarına doğru birleşerek yine yazarın isteği doğrultusunda katilin kimliğini açığa çıkarmakta ve okuyucunun "katil kim?" sorusuna yanıt bulmasını sağlamaktadır. Başka bir deyişle Orhan Duru'nun da sözünü ettiği gibi; okuyucu okuyarak ve ilerleyerek yazarın çok daha önceden bildiği tuzaklardan geçmekte, onun yardımıyla engelleri aşmakta ve onun daha önceden bildiği sonuca ulaşabilmektedir. (Duru,14)
"Patasana"da ilk cinayetin kurbanı minareden aşağı atılarak öldürülen Hacı Settar'dır. Hacı Settar'ın katilini bulmakla sorumlu kişi ise Yüzbaşı Eşref'tir. "Katil kim?" bilmecesinin çözümü sırasında okuyucunun karşısına çıkan ilk şüpheli isim Fayat'tır. Kazının yapıldığı yerin bir yatır olması cahil yöre halkını öfkelendirmektedir ve Fayat batıl inançlarından dolayı kazı ekibini tehdit etmektedir. Esra'nın ilk cinayetten sonra, bu cinayetin kendilerinin kazı alanını terk etmesi için planlanmış olabileceğini düşünerek okuyucunun da bu yönde fikir üretmesine neden olmaktadır.
"Fayat, [.] Kara Kabir'in çevresini kazmanın büyük günah olduğunu, bu işten vazgeçmezlerse, büyük belaya uğrayacaklarını söylemişti." (Ümit, 29)
Köylü Fayat'ın bu tehdidi yalnız Esra'yı değil, okuyucuyu da kuşkulandırmakta ve okuyucu eserin henüz ilk bölümünde bir şüpheli ile karşılaşmaktadır. Esra'nın anımsadığı Fayat'ın "Bekleyin, Hak Teala belanızı verecek." (Ümit, 30) sözleri ile de güçlenen bu şüphe eserde yazarın ilk yanıltmalarından olmuştur.
Yalnız batıl inançlar değil; dedikodu, töre ve önyargılar da köylünün katilin kimliği hakkında bazı tahminlerde bulunmasına yol açmakta; bu da okuyucunun karşısına daha fazla şüpheli çıkarılarak daha çok yanıltılmasını kolaylaştırmaktadır. Kazı ekibinin aşçısı Halaf, bunlardan biridir. Halaf, yaptığı dedikodular ve tahminleriyle eser boyunca katilin kimliğini araştıranları ve özellikle Yüzbaşı Eşref'i yanıltır. Okuyucu ise kimi zaman ya onun gibi yanılmakta, ya da Yüzbaşı'nın yanlış yola sürüklendiğini görerek Halaf'a kızmaktadır. İlk cinayetin duyulması ile Halaf'ın katilin kimliği hakkında tahmin yürütmesi, bu duruma bir örnektir.
"Halaf, [.] 'Boş yere kendinizi yormayın' dedi damdan düşer gibi, 'Onu kimin öldürdüğünü biliyorum.'
[.] 'Sen nereden biliyorsun?'
'Katil söyledi'dedi Halaf.
[.] 'Peki kimmiş katil?'
'Şehmuz.Rojin'in emmi oğlu Şehmuz'. [.] 'Şehmuz, sevdalıymış Rojin'e. Ama emmisi, kızı onun yerine Hacı Settar'a vermiş.' [.] 'Ne pislik ararsanız var o herifte. Bence o Şehmuz öldürmüştür hacı emmiyi.'
'Şehmuz sana tam olarak ne söyledi?'
[.] 'Fırsatını bulur bulmaz geberteceğim bu yaşlı papazı deyip duruyordu.'" (Ümit, 37-38)
Halaf'ın kuşkularını değerlendirerek araştırmalarını bu yönde sürdüren Yüzbaşı Eşref, Şehmuz'u yakalayıp ifadesine başvurduğunda cinayet saatinde tarihi eser kaçırmak amacıyla kazı alanında bulunduğunu ve bu nedenle katil olamayacağını anlar. Görüldüğü gibi Halaf'ın önyargıyla ve duyduklarını anımsayarak yaptığı bu yönlendirme eserde olayların farklı yönde gelişmesine neden olmuştur. Aynı Yüzbaşı Eşref gibi, okuyucu da Şehmuz'dan şüphelenmiş fakat şüpheleri sonuçsuz kalmıştır. Halaf'ın düşüncelerine yer veren yazar sadece kahramanları ve okuyucuyu yönlendirmekle kalmamakta, aynı zamanda eserin teziyle de ortaya konulduğu gibi toplumdaki şiddet eğilimini ve basit bir konu nedeniyle cinayet işleyebilecek soğukkanlılığı eleştirmektedir. Böylelikle yazar, eserde ülkeyle ilgili toplumsal sorunlara değinme fırsatı bulmaktadır. Bu durum, "Patasana"nın polisiye adı altında daha sosyal içerikli bir roman olmasını sağlamaktadır. Başka bir bölümde, yine ilk cinayet sonrasında kazıda çalışan işçilerin görüşlerine başvuran Esra, farklı bir görüşle karşılaşmıştır:
" 'Jandarmalar Şehmuz'u yakalamış.' diyerek adamların ağzını yokladı Esra.
'Şehmuz iti öyle bok yiyemez.' dedi Maho. 'Yanlış adamı tutmuşlardır. Bu işi dışarıdan biri yapmıştır.'
'Dışarıdan kim yapmış olabilir ki?'
'Casim demiştir ki, bu işin arkasında Suriye vardır.'
'Casim mi?'
'Kaçakçı Casim [.] Karşı tarafı iyi bilir. Halep'te tanımadığı kimse yoktur.'
[.] 'Niye Suriyelilerden kuşkulanıyor Casim?'
'Niye olacak' diye söylendi Maho, 'adamların sularını kestik.'
[.] 'İyi de barajı yapan devlet, Hacı Settar'ın bu işle ilgisi ne?'
'Suriye dövlet millet ayırmaz. 'Madem siz bana kötülük ettiniz, ben de ibreti âlem için sizin en has, en mübarek adamınızı minareden aşağı atarım' demiştir.' " (Ümit, 129)
Ortaya atılan bu yeni fikir ile olaylar farklı bir boyuta, cinayetlerin bazı örgütlerle ilişkilerine kayar ve bu konudaki araştırmalar sonuçsuz çıkar. Halk arasında dolaşan söylentiler ve dedikodular, eserdeki kahramanları yanlış yönlendirmekte ve okuyucuyu peşinden sürüklemektedir. Bu örnekteki düşünce, ülkeler arasındaki anlaşmazlıkların çözümü için de şiddete başvurulduğunu ve çözüm yolu bulmak için insanların ölmesi gerektiğini yargılamak için eserde yer almaktadır. Eserin tezinde sözü geçtiği gibi insanoğlunun acımasızlığı yüzyıllardır devam etmekte ve yazar bu ayrıntı ile hem okuyucuyu yönlendirmekte, hem de tezini desteklemektedir. "Patasana"da katilin ikinci kurbanı, kafası kesilerek kucağına oturtulan Reşat Ağa'dır. Bir aşiret üyesi olan Reşat Ağa'nın öldürülmesi Halaf tarafından törelere bağlanarak değerlendirilir ve Halaf ortaya yeni bir şüpheli isim atar.
" Kemal, Halaf'a döndü:
'Ee anlat bakalım ne olmuş?'
'Ne olacak, Abid Hoca namusunu temizledi sonunda' dedi Halaf. 'Bu sabah Reşat Ağa'nın kafasını kesip eline vermiş.'
'Korucubaşını Abid Hoca'nın öldürdüğünü nereden biliyorsun?'
'Başka kim öldürebilir ki? İnsan canından bezmeden Türkoğlu aşiretine dokunamaz. İnsanı canından bezdiren en önemli mesele de namustur burada. Reşat Ağa kimin namusuna dokunmuştur, Abid Hoca'nın. Hem eski husumetleri de var onların. Demek ki.' "
(Ümit, 156)
Halaf'ın bu tahmini toplumdaki töre ve namus anlayışından kaynaklanmaktadır. Bunu kullanarak yazar, hem töre cinayetlerine gönderme yapıp insan hayatının değersizliğini vurgulamakta; hem de okuyucuyu bir kez daha yanlış yönlendirmektedir. Eserin son bölümlerinde iki cinayetin daha işlenmesine ve birçok ipucuna ulaşılmasına rağmen hala okuyucuya katilin kimliğini açıklamayan yazar; Timothy'yi son bölümlerde bile soğukkanlı bir kahraman olarak yansıtmaktadır. Böylece, Timothy'nin açıklamalarına dek okuyucusundan gerçeği saklamakta ve esere sürükleyicilik katarak okuyucuyu sürpriz bir sona hazırlamaktadır.
Yazarın okuyucuyu yönlendirmekte kullandığı bir diğer teknik, kahramanlarla ilgili verdiği ipuçları ve yaptığı doğrudan ya da dolaylı betimlemelerle katilin kimliğini gizleyerek şüpheleri bir başkasına çekmektir. Eser dikkatle incelendiğinde Esra'nın bakış açısıyla anlatılan olaylar örgüsünün içindeki betimlemeler çoğunlukla katilin kimliğini gizleyecek şekilde yapılmaktadır. Aynı zamanda eser boyunca farklı kahramanların olaylar içinde üstlendikleri roller ve farklı durumlar karşısında sergiledikleri tutum okuyucuyu katilin kimliği konusunda yanıltacak şekilde eserde yer almaktadır. Okuyucunun eserin sonunda öğreneceği gibi katil olan Timothy eser boyunca Esra ya da diğer kahramanlarca olumlu özellikleriyle ön plana çıkarılmakta, diğer yandan masum Bernd çoğu zaman olumsuz yanları ile okuyucuda kötü bir izlenim bırakarak şüpheleri üzerine çekmektedir. Bu teknik eserin ilk bölümünden başlayarak okuyucunun karşısına çıkmaktadır
"Patasana"da eserin baş kişisi olması nedeniyle okuyucunun sıklıkla karşısına çıkan kişi Esra'dır. Bu nedenle okuyucu Esra'ya güven duygusu ve sempati ile yaklaşmaktadır.
Esra'nın Timothy ve Bernd hakkındaki görüşleri okuyucuyu bu iki kişi arasında bir tercih yapmaya yönlendirecek denli etkilidir. Birinci bölümde Esra, ilk cinayeti öğrendikten sonra, bu haberin doğuracağı olumsuz sonuçları düşünerek endişe duymaktadır. Bu sırada Timothy ve Bernd'in nasıl tepkiler vereceğini sorgulamaya başlar. Yazar, Esra'nın iki kahraman hakkındaki zıt düşüncelerine yer vererek okuyucuya bu isimler hakkında ilk bilgileri vermekte ve Esra'nın değerlendirmesine paralel olarak okuyucunun da bu kahramanlara yaklaşımını şekillendirmeyi amaçlamaktadır.
"Ya ekipteki yabancılar? Onlara durumu nasıl açıklayacaktı? Timothy ile Bernd'i karşısına alıp kusura bakmayın aptalca bir batıl inanç yüzünden, belki de yeryüzünün resmî olmayan tarihinin ilk belgelerini bulmuşken, işi bırakıyoruz mu, diyecekti? Görmüş geçirmiş Timothy belki bir yere kadar ona hak verebilirdi ama başından beri bu kazının sorumlusu olmak için çabalayan, bu amacı gerçekleştiremediği için de Esra'dan hiç hoşlanmayan Bernd onunla dalga geçmez miydi?" (Ümit, 28)
Timothy ve Bernd ile bu satırlar yoluyla tanışan okuyucu, Esra'nın "görmüş geçirmiş" ve "anlayışlı" olarak nitelendirdiği Timothy hakkında olumlu bir ilk izlenime sahip olmakta, diğer yandan eserin baş kişisinden "hoşlanmaması" nedeniyle de Bernd'e karşı olumsuz düşünceler edinmektedir. İlerleyen bölümlerde Esra'nın iki yabancı arkeolog ile ilgili düşünceleri daha net bir şekilde okuyucunun karşısına çıkarılmakta ve okuyucunun Timothy hakkında olumlu, Bernd hakkında olumsuz düşüncelere sahip olması yazar tarafından sağlanmaktadır.
"Alman arkeoloğun sabahki tartışmanın rövanşını almak isteyeceğini, hırçınlaşacağını, bu yüzden anlaşamayacaklarını düşünüyordu. Karşısındaki Timothy olsa, anlaşmak çok kolaydı. Timothy sağduyuluydu, çok iyi bir eğitim görmüştü, deneyimliydi.[.] Ama bu niteliklerini hiçbir zaman üstünlük sağlamak için kullanmamıştı. [.] Esra, bazen onun bir şeyler gizlediğini düşünmesine karşın şu ana kadar hiçbir olumsuzluğunu görmemişti. Kendini öne çıkarmak, ne kadar bilgili, ne kadar deneyimli olduğunu göstermek gibi bir derdi yoktu. Belki de bu yüzden Kemal hariç ekipteki herkesin sevgisini kazanmıştı. Aynı şeyler Alman arkeolog için söylenemezdi. O da çok iyi bir eğitim almıştı, konusuna hâkimdi ama başından beri gereksiz yere titizlik gösteriyor, her fırsatta sorun çıkarmaktan çekinmiyordu. Sürekli eksik arar gibi bir hali vardı. Onun içtenliğinden emin olamamıştı Esra." (Ümit, 62)
Esra'nın Timothy ve Bernd'i bu şekilde karşılaştırıyor olması, katilin ekipten biri olabileceği düşüncesi okuyucunun aklına yerleşmeden çok önce okuyucunun Timothy'nin katil olamayacak karakterde iyi bir insan olduğunu düşünmesine neden olmaktadır. Diğer yandan Bernd, olumsuz karakter özellikleriyle ön plana çıkarılmakta, bu nedenle şüpheler okuyucuda uyandığında akla gelen ilk isim olmaktadır. Kısacası yazar, okuyucusunun güven duyduğu baş kişinin -yani Esra'nın- bu iki yabancı arkeolog hakkındaki görüşlerine yer vererek okuyucuyu yönlendirmek yolunda ilk adımları henüz "katil ekipten biri mi?" soruları belirmeden atmaktadır.
Esra tarafından Timothy ve Bernd'e yönelik yapılan karşılaştırmalar bir yana, ekiptekilerin görüşleri de okuyucunun bu iki kişi hakkındaki fikrinin şekillenmesinde oldukça önemlidir.
"Peki Bernd nerede?"
"Nereden bilelim" dedi Teoman, "odasında değilse bisiklete biniyordur. Tenezzül edip bizimle konuşmuyor ki. Ne yapacaksın o kendini beğenmiş herifi?"
Aslında Esra'nın da Bernd'e karşı duyguları Teoman'ınkinden farklı değildi.. Ama belli etmek istemedi:
"Bakıyorum da ekipte yabancı düşmanlığı başlamış."
"Yapma Esra" diye isyan etti Teoman. "O Nazi suratlı heriften sen de hoşlanmıyorsun." (Ümit, 59)
Ekibin üyelerinden Teoman'ın Bernd'i kastederek "kendini beğenmiş herif" ve "Nazi suratlı herif" diye söz etmesi ve hatta Esra'nın da açıkça dile getiremese de bunu onaylıyor olması okuyucunun Bernd'e olumsuz bir biçimde yaklaşmasına önayak olmaktadır. Tam tersine Timothy yalnız Esra tarafından değil ekipteki hemen hemen herkes tarafından olumlu yönleriyle öne çıkarılan ve aynı zamanda fiziksel özellikleriyle de ekiptekilerin dikkatini çekmeyi başarmış biridir: "Kemal'in Amerikalı'yı kıskandığını bilen Teoman bıyık altından gülerek kışkırttı arkadaşını: 'Eee adam yakışıklı oğlum, üstelik yabancı. Bizim kızlar bayılır yabancı erkeklere.' " (Ümit, 58) Elif'in erkek arkadaşı Kemal, Teoman tarafından söylendiği kadarıyla "yakışıklı" olan Timothy'nin Elif'i etkileyebilmiş olacağından kuşkulanmaktadır ve bu kuşkuları eserin ilerleyen bölümlerindeki "Hiç abartmıyorum. Hastanede konuştuk. O kart zamparadan hoşlandığını itiraf etti bana." (Ümit,297) sözleriyle doğrulanacaktır. Arkadaşı Kemal'in moralini bozacak olmasına karşın Timothy hakkındaki olumlu düşüncelerini gizlemeyen Teoman'ın Bernd hakkında "Nazi suratlı herif" demesi gibi, ekipteki kişilerin de Esra gibi Timothy ve Bernd karşılaştırmasına girmesi okuyucunun Timothy'nin tarafında yer almasını sağlamaktadır.
Timothy sadece hakkında söylenenlerle değil, davranışlarıyla da okuyucuda olumlu bir etki oluşturmaktadır. Timothy'nin çevresindeki insanlara karşı anlayışlı ve sabırlı tutumu ve gerektiğinde onları savunmaya hazır oluşu bunu destekleyen örnekler arasındadır.
" "Biz yiyelim bari" dedi Esra sonunda. "Anlaşılan Yüzbaşı'nın önemli bir işi çıktı."
"İnsan bir telefon açar yahu!" diyerek öfkeyle söylendi Kemal. "Bu kadar insan onu bekliyoruz."
"Sanırım Yüzbaşı için yoğun bir gündü" diyerek onu savunmaya kalktı Timothy. "Karşılaştığımızda bir yerlere gitmeye hazırlanıyordu."" (Ümit, 81)
Eserde Esra'ya yakınlığıyla dikkatleri çeken ve cinayetleri çözmeye uğraşan en yetkili kişi konumundaki Yüzbaşı Eşref'in gecikmesini anlayışla karşılayan Timothy; dolaylı yoldan ortaya çıkan bu olumlu karakter özelliğiyle okuyucunun sempatisini kazanmayı sürdürmektedir. Timothy'nin yöre halkına da bu anlayışlı yaklaşımı göstermesi, onun olumlu karakteriyle ön plana çıkmasını sağlamaktadır:
"[.] böylece Nadide'nin yıllardır gizlediği sırrı ortaya çıkmış, o günden sonra 'Gâvur Nadide' diye çağırmışlar onu."
"Aşağılamışlar yani" dedi Bernd, açık mavi gözlerinde suçlayıcı bir ifadeyle.
"Onu aşağıladıklarını sanmıyorum" dedi Timothy. Böylece Esra'nın bir kez daha takdirini topladı." (Ümit, 83)
Timothy'nin köy halkını haksız yere suçlayan bir görüşe karşı çıkışı, onun iyi niyetini ortaya koymakta ve çizdiği "masum insan" portresini tamamlayıcı bir nitelikte eserdeki yerini almaktadır. Aynı örnekte köy halkını suçlayan sözleri Bernd'in sarfetmiş olması ise elbetteki tesadüf değildir; amaç okuyucunun yine iki kahraman arasında bir karşılaştırma yoluna gitmesini sağlamaktır. Dolaylı yollardan Timothy'nin iyi niyetini ortaya koyan bu örneklerle hem okuyucu yazar tarafından Timothy'den yana çekilmekte; hem de Timothy'nin katili arayan kişi (Yüzbaşı Eşref) ve kurbanları veren halktan yana tutumuyla "katil olamayacağı" düşüncesi pekiştirilmektedir.
"Patasana" adlı eserde yazarın okuyucuyu şüpheli kişi konusunda yanıltmak için kullandığı bir diğer kahraman Bernd'dir. Timothy'nin iyi yanlarını ön plana çıkaran örneklerin tersine, eserde şüpheleri Bernd'in üzerine çeken birçok olay söz konusudur. Bunlardan en önemlileri Bernd'in sık sık ortadan kaybolması ve Türklere karşı beslediği kindir.
"Ekip kısa sürede toplanmıştı ama Bernd'in bulunamaması nedeniyle toplantıya başlamak için on beş dakika kadar beklemeleri gerekti. Nihayet kapıda görünen Alman arkeolog, bisiklete binerek Fırat'ın kıyısına indiğini söylüyordu. Timothy şaşırmıştı.
"Neden karşılaşmadık öyleyse?"
"Normal" dedi Bernd, 'Fırat uzun bir nehir.' " (Ümit, 36)
Bernd'in haber vermeden çıktığı bisiklet gezintileri sonucu ortadan kaybolması, şüphelerin onun üzerine çekilmesi için yeterli olabileceği gibi; Timothy ve Bernd'in karşılaşmamış olması da okuyucunun duruma şüpheci bir biçimde yaklaşmasına neden olmaktadır. Bernd'in bu bisiklet tutkusu cinayet tanıklarından çobanın "Bir adam rüzgarın üzerine binmiş hızla uzaklaşıyordu oradan." (Ümit, 145) sözlerini akıllara getirerek bu sözleri okuyucunun Bernd'in aleyhine kullanmasına neden olur. Katilin "rüzgarın üzerine binmiş" olması onun bisiklet kullanıyor olabileceğini işaret etmekte böylece bisikletiyle ortadan kaybolan Bernd'in katil olabileceği düşüncesi okuyucuda güçlenmektedir. Bernd'in suçlu olarak görülmesine sebep olan bir başka durum ise Bernd ve eşinin ailesinin "Sözde Ermeni Soykırımı" hakkındaki düşünceleri ve bu nedenlerden ötürü Türklere karşı duydukları kindir.
"Az önceki samimi Bernd gitmiş, Esra'nın alışık olduğu, o eski suratsız Alman gelmişti. [.] "Benim kayınpederin babası ölmüş, annesini yanına almış, güçlükle Fransa'ya kaçmışlar. Ama bir türlü alışamamış, 'Vatanım, vatanım.' der durur. Bir yandan da Türklere lanet okur." (Ümit, 61)
Bernd'in ailesinde ve kendinde varolan Türk düşmanlığı, okuyucu tarafından cinayetleri işlemek için yeterli bir neden olarak görülmektedir. Böylece yazar, Bernd hakkında yeterli olumsuz görüş ve şüpheci davranışa yer vererek okuyucuyu Bernd'in katil olabileceği düşüncesine yönlendirmektedir.
Eserde Timothy hakkında yalnızca okuyucu üzerinde olumlu izler bırakan ayrıntılara ve olaylara yer verilmemektedir. Okuyucunun karşısına çıkarılan ve Timothy hakkında şüphe yaratan bazı noktalara da eserin bazı bölümlerinde değinilmektedir. Buna rağmen Timothy hakkındaki bu olaylar okuyucu tarafından Bernd hakkındaki olumsuz verilerin tersine, unutulmak istenen anılar ve anlık davranış bozuklukları olarak yorumlanabilmektedir.
"Timothy'nin gözlerindeki dalgınlık derinleşmişti.
"Kimseyi öldürmek zorunda kalmadın, değil mi?" diye sordu Esra. Timothy'nin nelerle karşılaştığını, neler hissettiğini anlamaya çalışıyordu. Ama hepsinden önemlisi meslektaşının dışarıdan bakıldığında mükemmelmiş gibi görünen kişiliğinin altında gerçekte neler yattığını öğrenmek istiyordu.
Timothy sanki soruyu duymamış gibiydi; ne yüzündeki ağırlık kaybolmuş, ne gözlerindeki anlam değişmişti.
"Korkunç şeyler yaşamış olmalısın" diye üsteledi Esra.
Timothy onaylarcasına başını salladı." (Ümit, 160)
Timothy'nin katıldığı savaşın izlerini taşıdığının anlaşıldığı bu satırlarda, "gözlerinde dalgınlık" olan, "sanki soruyu duymamış gibi" yapan ve Esra'nın "Kimseyi öldürmek zorunda kalmadın, değil mi?" sorusunu cevapsız bırakan Timothy aslında "mükemmel kişiliğinin altında yatan gerçeği" belli etmektedir. Fakat "Timothy'nin katil olabileceği" gerçeğini ardında saklayan bu ipucu onun geçmişinde unutmak istediği anıların Esra tarafından zihninde canlandırılması sonucunda karşılaştığı psikolojik baskının bir sonucu olarak yorumlanıp okuyucu tarafından dikkate alınmayabilmektedir. Eserde Timothy hakkında yer verilmiş olan ikinci ve son olumsuz durum ise Elif'i akrep sokmasından sonra Kemal ile tartışması sırasındaki aşırı tepkisidir.
"Sana gerek yok dedim" diye bağırdı Kemal.
"Bağırma" diyerek iki eliyle Kemal'in yakasına yapıştı Timothy. Güçlü elleriyle genç adamı yukarıya doğru kaldırdı. Böyle bir davranış beklemeyen Kemal hazırlıksız yakalanmıştı. Hazırlıksız yakalanan yalnızca o değildi. Herkes, hatta Elif bile acısını unutmuş, Timothy'ye bakıyordu. Arkadaşların baktığını fark eden Timothy, elini ateşe sürmüş gibi Kemal'in yakasını bıraktı.
"Çok özür dilerim" diye mırıldandı, "bir an kendimi kaybettim."
[.] O her davranışı ölçülü adama ne olmuştu böyle?" (Ümit, 195)
Timothy'nin "içindeki katil"i bu tepkisiyle geçici bir süre açığa çıkarması; Esra, ekip arkadaşları ve okuyucu tarafından hayretle karşılanmaktadır. Fakat kendisinin de dile getirdiği gibi "bir an kendini kaybetmesi" olarak yorumlanabilecek bu davranış, okuyucunun sempati kazandığı bu adamı katil ilan etmesine yetecek kadar güçlü sayılmamakta ve yeterli şüpheyi uyandırmamaktadır. Okuyucu tüm bu olaylara rağmen Timothy'den şüphelenmemektedir.
Yazar, eserini kurgularken katil Timothy ve katil olmayan Bernd arasındaki zıtlıklara ve karşılaştırmalara, onlar hakkında Esra'nın ve diğer kahramanların görüşlerine ve bu iki kişinin davranış ve tutumlarına önem vererek; okuyucunun Timothy'i yüceltmesini ve Bernd'i potansiyel katil olarak görmesini sağlamaktadır. Yazarın uyguladığı bu teknik, onun okuyucuyu yönlendirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Son olarak eserin bir başka özelliğine değinmek gerekirse, eserde iki ayrı zamanda geçen olaylar iç içe anlatılmaktadır. Yazar bu yola, yalnızca insanla ilgili evrensel bir özelliği vurgulamak için değil, aynı zamanda okuyucuyu başka bir şekilde daha yanıltmak istediğinden başvurmuştur. Eser, "bölüm"ler ve "tablet"ler olarak adlandırılan ve iç içe geçmiş bir biçimde sıralanmış parçalardan oluşmaktadır. "Bölüm"lerde günümüzde kazı ekibinin başından geçenlere, "tablet"lerde ise yazman Patasana'nın anlattıklarına yer verilmektedir. Yazar bu ikili anlatımı kullanarak okuyucunun iki değişik zamanda geçen olaylar arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu düşünmesine neden olmakta, böylece okuyucu başka bir yöne doğru sürüklenebilmektedir. Okuyucu, doğrudan bir bağlantı aramakta olsa da, iki olay örgüsünün bağlantısı yalnızca tez açısından bakıldığında anlam kazanmaktadır. Şöyle ki, her iki bütünde de insanoğlunun vahşeti konu alınmakta ve eserin tezi iki farklı zamanda geçen iki farklı öyküyle desteklenerek evrensel boyut kazanmaktadır. Yazar hem eserin tezini güçlendirmek hem de okuyucusunu farklı bir boyuta taşıyarak, cinayeti çözmesini önleyecek küçük bir karmaşaya doğru yönlendirmektedir. Böylece yazar hem polisiye romanda kalıplaşmış bazı kurgu özelliklerini aşarak hayal gücünün etkisini eserinde göstererek edebiyat eleştirmeni A.Ömer Türkeş'in "Romanın diğer türlerinde olduğu gibi, polisiyelerde de tekbiçimli bir roman şemasının yayılması, bu şemadan yüksek nitelikli yapıtlar türemesine engel olmadı ve olmayacak elbette. Tersine, polisiye yazarları söz konusu tekdüzeliği kırmak için şimdi hayali güçlerini daha fazla zorluyor, farklı zaman, mekan ve detektif tipleriyle farklı temalar arıyor, daha incelikli daha karmaşık kurgular peşinde koşuyorlar." (Türkeş, pandora.com) sözlerini kanıtlamakta, hem de okuyucuyu bir yolla daha yanıltmayı hedeflemektedir. "Patasana"nın bu özelliği, farklı bir tezin konusu olarak incelenebilecek bir kurgusal öğedir.
SONUÇ
Ahmet Ümit "Patasana" adlı polisiye eserinde, arkeolojik bir kazı bölgesinde işlenen cinayetleri ve bu cinayetlerin nedeni olarak belirtilen toplumsal sorunları konu almaktadır. Yazar, birçok polisiye eserde olduğu gibi, bu türe özgü tekniklerden faydalanarak okuyucuyu katilin kimliği konusunda yanıltmaktadır. Okuyucu, yazarın onu yönlendirmesi sonucu katilin kim olduğunu eserin son bölümüne dek öğrenememekte ve yazarın eser boyunca kurguladığı birçok olay nedeniyle yanılmaktadır.
Ümit'in "Patasana"da okuyucuyu yönlendirmek amacıyla başvurduğu en önemli teknikler; cinayetlerin araştırılması sırasında yöre halkının katilin kimliği üzerine tahminleri, katilin okuyucuya olumlu gösterilmesi ve sempatik kişiliği ön plana çıkarılarak tanıtılmış olması, bazı kahramanların suçsuz olmasına karşın şüpheli davranışlarıyla okuyucuya yansıtılması gibi tekniklerdir. Ümit, eserinde yer verdiği yöre halkının tahmin ve görüşlerini yalnızca bir roman tekniği olarak kullanmamakta; bu ayrıntılar yardımıyla toplumun namus ve töre kavramlarına verdiği öneme dikkat çekmekte, ayrıca toplumda bulunan "sosyal ve siyasal sorunların çözümü için cinayet işlenebileceği" düşüncesini de eleştirmektedir. Bu ayrıntıların da yardımıyla, eserin tezinde sözü edilen insanoğlunun çağlar boyunca süregelen acımasızlığı ve toplumda yer edinmiş cinayet anlayışı vurgulanmaktadır. Böylece "Patasana" adlı eser bir polisiye roman olarak sosyal içeriğiyle de ön plana çıkmaktadır.
Sonuç olarak polisiye roman teknikleri, "Patasana"da da olduğu gibi polisiye romanlarda okuyucuyu etkilemeye, yönlendirmeye ve katilin kimliği konusunda yanıltmaya katkıda bulunmaktadır. Bu teknikler sayesinde yazar, okuyucusuna sürükleyici ve sürprizlerle dolu bir roman sunmakta, ayrıca eserini toplumsal konularca da zenginleştirmektedir. Polisiye romanlara büyük bir okuyucu kitlesi kazandıran heyecan verici ve sürükleyici özelliği, bu teknikler ile sağlanmaktadır.
KAYNAKÇA
- Ümit, Ahmet. Patasana. İstanbul: Doğan Kitapçılık, 2003.
- Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2 . "Kurt Kanunu'nun Polisiye Kurgusu ve Suçlusu". İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.
- Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3 . "Bir Cinayet Romanı ve Postmodern Polisiye". İstanbul: İletişim Yayınları, 2003.
- Duru, Orhan. "Polis Var, Polisiye Yok". Varlık Ağustos 1991: 14-15.
- Raymond, Chandler. Varlık Ağustos 1991: 16-19.
- Türkeş, A.Ömer. "Yıldız Cinayetleri". Kitap Eleştirileri, 2004. http://www.pandora.com.tr/turkce/elestiri.asp?yid=213
- Pennsylvania State University "The Detective Thriller" 6 Eylül 2002. http://www.courses.psu.edu/Materials/off/cmlit083s_cps6/dete.html
- www.ideefixe.com /kitap "Polisiye"
Konu: " Bekir Yıldız'ın 'Halkalı Köle' adlı eserinde mesajın iletilmesinde üslubun rolü.
Hazırlayan: GİZEM AYDIN
Aday no: D 0811003
Kelime Sayısı: 3348
Rehber Öğretmen: BİRGÜL TÜRKOĞLU
İÇİNDEKİLER
Özet ...........................................................3
Giriş ............................................................5
Gelişme ......................................................8
Sonuç ........................................................20
Bibliyografya .............................................21
ÖZET Edebiyat A1'den aldığım bitirme tezimde, Bekir Yıldız'ın "Halkalı Köle" adlı eserindeki yazarın kullandığı üslubun, eserde verilmek istenen erkeklerin evliliğin üzerlerine yüklediği sorumluluklar altında ezildikleri ve bu nedenle de evliliklerini yürütemedikleri mesajının okuyucuya iletilmesindeki rolünü inceledim. Tezimle ilgili çalışmama çeşitli kaynaklardan üslubu araştırarak başladım. Kaynak taramasını yapıp yeterli bilgiye sahip olduğuma inandığım an üslubu tanımlayarak eserde kullanılan üslubu incelemeye başladım. Daha sonra üslubu bir de ele aldığım "Halkalı Köle" adlı eser üzerinden örnekler vererek inceledim. Eserde üslubun kapsamına giren dil ve anlatım özelliklerinin yanı sıra anlatım özelliklerinin yanı sıra anlatım tekniklerini de irdeledim. Bunun sonucunda incelenen eserde üslubun anlatıcının evliliğe karşı takındığı olumsuz tavrın ve düşüncelerin okuyucuya aktarılmasının yanı sıra anlatıcının evliliğe karşı olan eleştirel tutumunun yansıtılmasında önemli bir rol oynadığı yargısına ulaştım. Bu araştırma sonucunda kullanılan üslubun verilmek istenen mesaj üzerinde önemli bir rol oynadığına ve anlatıcının kişiliğini yansıttığı yargısına vardım.
Bitirme tezimin giriş bölümünde taradığım kaynaklardan edindiğim bilgiye dayanarak üslubu açıklamaya çalıştım. Üslubun tamamının yanı sıra günlük yaşantımızdaki ve edebiyattaki yerine, eserden esere farklılık gösterme sebebine ve bitirme tezimi yazmak üzere bu konuyu incelemeyi seçmemin nedenine kısaca değindim. Gelişme bölümünde ise üslubun yansıttıklarını ve verilmek istenen mesaj üzerindeki etkisini eserden verdiğim örnekler üzerinden açıklamaya çalıştım. Üslubu oluşturan cümle yapılarının, sıkça tekrarlanan noktalama işaretlerinin, anlatım özelliklerinin yani kısacası anlatıcının kullandığı dil ve anlatımın eserde verilmek istenen mesaja katkısını ayrıntılara inerek, eserden kanıtlarla inceledim.
Sonuç bölümünde de üslubun hangi eserde olursa olsun anlatıcının kimliğine paralellik gösterdiğini, onunla bütünleştiğini ve okuyucuya iletilmek istenen mesaj üzerinde önemli bir rol oynadığını belirtmeye çalıştım. Aynı zamanda anlatıcının sesine bürünen yazarın, üsluptan yararlanarak kendi dünya görüşünü okuyucuya yansıttığı sonucuna ulaştım ve bitirme tezimi okuyucuya evlilik hakkında yöneltilen bir soruyla noktaladım.
ÜSLUBUN YANSITTIKLARI
GİRİŞ
Biçem, tarz, minval ve özanlatı isimleri altında da karşılaştığımız üslup, edebi yazılarda anlatım özelliği niteliği taşımasının yanı sıra gündelik yaşamda da insanın kendini ifade etmesine yarayan önemli bir araç görevi görür. Sözlük anlamı "sanatçının görüş, duyuş, anlayış ve anlatıştaki özelliği veya bir türün, bir çağın kendine özgü anlatış biçimi"(TDK,797) olan üslubu Emin Özdemir "sözcükleri seçme ve kullanma sanatı"(Özdemir,25) olarak yorumlamaktadır. İnsanın kendini ifade etmesinde üslubun önemi, kişinin değerlerini yansıtmasından kaynaklanır. Emin Özdemir'in vurguladığı gibi "biçem türden türe, sanatçıdan sanatçıya, dönemden döneme değişir"(Özdemir,26) ve bu nedenledir ki "Sanatçıların aynı his ve düşünceleri yaşamaları, hele aynı tarzda, aynı düzen içinde yaşatmaları imkansız olduğundan,üsluplarının başka başka olması tabiidir"(Karaalioğlu,92) . Dolayısıyla üslubun kişinin içinde bulunduğu zaman ve ortamdan etkilendiğini ve kişiden kişiye değiştiğini söylemek mümkündür. Ayrıca üslup kişiyle bütünleştiğinden dolayı, kişinin kendisini ifade etmesinde önemli rol oynadığını unutmamak gerekir.
Edebiyatta anlatım özelliğinin en belirleyici unsuru olan üslubun aynı konu ve iletiyi içeren eserlerde farklılık göstermesi dikkat çekicidir. Bunun en büyük nedenini de her yazarın üslubunun farklı olması ve üslubun "yazarın dünyayı görüş ve algılayış biçimiyle ilgili olması"(Özdemir,26) dır . Yazar için üslup çok önemlidir, çünkü sanatçının ustalığını açığa çıkaran üsluptur. "Yazının tadı, sözcükleri giydirmek, soymak,yatırmak, kaldırmak, koşturmak, oynatmak, şıçratmak ve de onlara diz çöktürmek, parende attırmak-aman dikkat düşünceler basmayın- beden eğitimi yaptırmakla ortalarda salınır"(Özdemir,27) diyen Salah Birsel, özgün anlatım özelliği olarak da adlandırabileceğimiz üslubun önemini farklı bir bakış açısıyla vurgulamaktadır.
Üslup, edebi eserlerde oduğu kadar gündelik konuşmada da önemli bir özelliğe sahiptir. Örneğin "nerede kaldın" sorusu yüksek bir ses tonuyla sorulduğunda soran kişinin, kullandığı sert üsluptan dolayı, merak ve sinirle karışık duygular içinde olduğunu anlayabiliriz. Bizden yaşça büyük olanlara saygı duyduğumuzdan dolayı "n'aber" diyemeyiz veya onlara adlarıyla hitap edemeyiz. Yalnız konuşurken değil, farklı amaçlarla yazarken de bir amaca ve ortama uygun farklı üsluplar kullanmaktayız. Örneğin bir kuruma resmi bir dilekçe yazarken arkadaşımıza mektup yazıyormuş gibi "selam" diyerek başlayamayız. Tüm bu örnekler, konuşurken de yazarken de, düşünce ve duygularımızı ifade ederken farklı üsluplara başvurduğumuzun göstergesidir. Bunlardan yola çıkarak, üslubun duygu ve düşüncelerimizi açık bir şekilde ifade etmemize, karşımızdakinin neyi ima ettiğimizi daha iyi kavramasına yani bizi yansıtmaya yaradığı sonucuna ulaşmak yanlış olmaz.
Üslubun kişiden kişiye değişmesi, kişiyle bütünleşmesi ve kişiyi ifade etmesi gibi çok yönlü özellikleri, beni "öznel bir anlatım şekli" olarak nitelendirdiğim bu anlatım özelliği üzerinde daha fazla bilgi edinmek adına araştırma yapmaya yöneltti. Dolayısıyla bitirme tezimin konusunu üslup olarak belirledim ve içeriğini bunun üzerine kurdum. Böylece, Bekir Yıldız'ın "Halkalı Köle" adlı eserini anlatıcının kullandığı üslubu ve kullanılan üslubun verilmek istenen mesaj üzerindeki etkisini çözümleyerek inceledim.
GELİŞME " Üçüncü düşmanı bekarlar bilmez. Üçüncü düşman evliliktir. Bilirsiniz, tanırsınız beni, bu düzene karşı güvenim yoktur. Hiçbir kurumuna."(Yıldız,58)
"Yüreğim mezarlık benim. Boşaltılmış, kazılmış, oyulmuş sevgi çukurları, öbek öbek."(Yıldız,66)
"Çalışan bendim. Yöneten, her şeye sahip çıkan, sendin. Köle miyim ben. Köle mi?"(Yıldız,80)
"Köleliğim, hiç olmazsa, en küçüğüm adına sürecektir. Kızımı, oğlumu nasıl bu yaşa getirdiysem. Ama bundan böyle, köleliğini sezmiş bir kölenin bilinciyle." (Yıldız,81)
Evliliği, kendini köle durumuna soktuğu için düşman gören ve sevginin değerini bilmeyenlerin oluşturduğu bir çevrenin içinde bulunmaktan rahatsız olan bir adam.
Evliliğin getirdiği düzene karşı çıkan, yüreği yaralı bir adam.
Sanat hayatına "Tomurcuk" dergisinde yayımlanan bir öyküsüyle başlayan Bekir Yıldız'ın, toplum-birey çatışmasına örnek olan "Halkalı Köle" adlı eserinde, yazarın evlilikle ilgili düşüncelerini yansıtan anlatıcının, iki kişinin hayatını birleştirmesi anlamına gelen "evlilik" kurumuna karşı tutumu okuyucuya aktarılmaktadır. Yazar aynı zamanda eserdeki anlatıcıyı yaratırken, okuyucunun farklı yorumlarda bulunabileceği bu karakteri çok yönlü bir şekilde ele alabilir. Örneğin kahramanların isimsiz olmasıyla da dikkat çeken "Halkalı Köle" adlı eserde kullanılan üslup, anlatıcının hayata, aile yaşamına, evliliğe, "sevgi" kavramına ve sisteme bakış açısını ve belirtilen unsurların bireyin karakterini etkilediğini gözler önüne sermekle beraber, anlatıcının karakterine dair yargılara da ulaşıkmasında önemli bir rol oynamaktadır. Eserde yazarın kullandığı dil ve anlatım özellikleri, anlatıcının olaylara, olgulara ve değerlere bakış açısını yansıtma işlevini görür. Böylece üslup, okuyucuya anlatıcıyı tanıtmakla birlikte, eserin okuyucuya evliliğin erkek üzerinde oluşturduğu baskı ve yüklediği ağır sorumlulukların erkeği evliliğin baskı altında yaşamaya zorladığını vurgulamakta etkin bir rol oynar.
Eserdeki olaylar, " milliyetçi otoriter bir rejim"(B.Larousse) e dayanan faşizmin açık bir şekilde hüküm sürdüğü dönemlerde geçmektedir. Eserde " kişi özgürlüğünü kısıtlayan, mesleki ve özel yaşamın her düzeyinde bireyin polis denetimi altında olmasını öngören"(B.Larousse) bu sisteme karşı çıkan bir anlatıcının bakış açısından, evlilik sürecinde ve sonrasında yaşadığı olaylar okuyucuya aktarılmaktadır. Bu eserin en ilgi çekici özelliklerinden biri de "evlilik" kurumunun erkeğe yüklediği sorumlulukların bir erkeğin bakış açısıyla anlatılmasıdır. Okuyucu, 1.tekil kişi tarafından aktarılan olayların odak noktası olan anlatıcıyı, odasında otururken birilerinin gelip kapısını tekmelemesi ve onu öldürmeye kalkışmaları korkusu ve kaygısı içindeyken gözlemlemeye başlar. Bu süreç içinde okuyucu, anlatıcının kullandığı dil ve anlatım özellikleriyle kahramanı tanıma yolculuğuna başlar.
Eserde, kahramanın ruhsal durumunun ve sorgulayan yaklaşımının ortaya koyulması açısından noktalama işaretleri önem taşır. Eserde sıkça kullanılan soru işaretleri cevap bekleyen cümlelerin sonunda kullanımının yanı sıra, karakterin duygularının tarifine de yardımcı olur. Örneğin eserde, anlatıcı "İşte o zaman, çok daralan ömrümde birkaç söz söylemek isteyeceğim, şu yeryüzünden henüz gitmemişken. Söyleyebilecek miyim acaba? Son sözlerini söyleyemeden bir insanın şu dünyadan göçürülmesi, haksızlıkların en büyüğü olmaz mı?"(Yıldız,5) sözlerinde kullandığı soru cümleleriyle, kuşkusunu, umutsuzluğunu, kızgınlığını dile getirmektedir. Bu cümleden yola çıkarak anlatıcının, içinde bulunduğu süreci kendince son sözleri olarak nitelendirdiğini söylemek de mümkündür. Bunun yanı sıra kullanılan soru işaretleri, anlatıcının son sözlerini söyleme zamanı olarak da nitelendirdiği bu süreç içinde kendi içinde bir sorgulamayı gözler önüne serer. Anlatıcının sürekli sorularla düşünmesi duygu ve düşüncelerinin karışık olduğunu işaret etmektedir. "Bir insanın dünyadan göçürülmesi" sözleriyle kendisinin ölümü beklediğini vurgulayan anlatıcının, son sözlerini söyleyemeden gitmesinin büyük bir haksızlık olacağını, soru cümlelerinden yararlanarak okuyucuya iletir. Böylece okuyucunun da aynı durumu sorgulamasını hedefler. Bu sorgulama sonucunda okuyucunun fikrini doğrulamasını ve kendi yanında yer almasını sağlar.
Eserde sıkça kullanılan soru işaretleri, anlatıcının ruhsal durumunu yansıtmaktadır. Bunun yanı sıra soru cümleleriyle yansıtılan anlatıcının içinde bulunduğu belirsiz durum, okuyucunun kuşkulara sürüklenmesinde ve meraklanmasında rol oynamaktadır. Kendiyle yüzleşme ve son sözlerini söyleme süreci içindeyken anlatıcı "Sen son sözlerini söyleyebildin mi baba? Yüreğin daralıp kıvrandığında, gözlerin neden öyle kocaman kocamandı? Yüzün morarıp ağzından önce köpük, sonra kan geldiğinde, bir şeyler mi söylemek istemiştin? Anamdan, biz çocuklarından hoşnut değil miydin yoksa?.."(Yıldız, 7) diyerek soru cümleleriyle mesajını sınırlandırmaktadır. Soruların cevapları tek bir doğrultuda oluşur. Bu tür cümlelerde, sorunun yanıtı zaten verilen soruda saklıdır. Burada anlatıcının, babasına seslenirken onun kendisinden ve aileyi oluşturan diğer fertlerden hoşnut olmadığı kaygısı içinde olduğunu ortaya koymaktadır ve okuyucu bu yargıya soru cümlelerinin kullanımıyla varmaktadır. Anlatıcı, buradaki soruları babasından bir cevap almak amacıyla sormamaktadır. Anlatıcının yönelttiği bu sorulara, bir iç konuşma sürecinde evlilik kurumunu sorguladığını ve kanılarını iletmeye çalıştığını okuyucuya gösterme amacıyla yer verilmiştir. Ayrıca anlatıcı bu soruya bulduğu cevabı "son sözler" adı altında okuyucuyla paylaşmakta ve böylece yargılarını okuyucuya iletmektedir.
Anlatımda sıkça yer verilen soru cümleleri "Kim bilebilirdi, babamın birkaç gün sonra öleceğini, cebimdeki mama parasını neden almadım elime? Neden bir taksi çağırıp 'Çek arkadaş Çapa'ya!' diyemedim?" (Yıldız, 29) örneğinde olduğu gibi, anlatıcının duygularını doğrudan okuyucuya aktarma amacıyla da kullanılmıştır. Örnekteki soru cümlelerinden, anlatıcının çocuklarını düşündüğü için hasta yatan babasını görmeye gitmemesinden dolayı kendini suçladığını ve o olayı istediği şekilde yönlendirme şansına sahip olduğu halde bunu yapmadığı için pişmanlık duyduğu gözler önüne serilir. Cebindeki mama parasını babasından esirgeyen anlatıcı, babasının ölümüne sebep olduğu izlenimi vermenin yanı sıra soru cümleleriyle evlilik kurumunun onu bu derece acımasız ve cimri bir insana dönüştürdüğünü vurgulamaktadır. Anlatıcının evliliğin ona yüklediği para kazanma ve ailesini iyi şartlar altında yaşatma sorumluluğunu yerine getirme amacıyla kazandığı parayı babasından saklaması, bunu yaptığı süreçte ona doğru bir davranış gibi gözükmüştür. Oysa bugün geçmişteki olaylara dışardan bakabilen bir birey olarak anlatıcı geçmişte yapmadıkları için pişmanlık duymaktadır. Anlatıcı hasta olan babasını ziyaret edememesinin sorumlusu olarak da evliliği göstermektedir. Babasının ölümünün evlilik kurumunun getirdiği baba olma sorumluluğundan ve duygusundan kaynaklandığını düşünen anlatıcı adeta evliliği yanlış davranışların sorumlusu olarak görür. Anlatıcı bu yanlış davranışının evlilikten kaynakladığını aktararak içindeki pişmanlık duygusunu bir nebze azaltmaya çalışmaktadır.
Eserdeki bir diğer anlatım özelliği ise simgelerdir. Eserde çok sık olmasa da simgelere de yer verilmektedir. Yıldız Ecevit'in dediği gibi "Simge, alegori gibi tek bir anlam taşımaz; daha bulanıktır/karmaşıktır, ama yine de dış dünyada var olan çeşitli anlamlarla arasında bağ kurabilir, çünkü somut yaşamdan alınma görüntülerle/olgularla oluşturulmuştur; resim düzlemindeki yansıması dış dünya ile örtüşür"(51). Eserde kullanılan simgeler de bu anlama hizmet etmektedir. " Aynanın içinde kıpırtılar oluyor. Özenle bakıyorum. Beyaz bir şey kıpırdıyor. Bir gelinlik." (Yıldız, 92) cümlesindeki "ayna" kelimesi, anlatıcının geçmişte yaşadıklarının ve anılarıyla yüzleşmesinin simgesidir. Anlatıcı aynaya baktığında geçmişte yaşadıklarını görmektedir. Gerçek anlamının dışında kullanılan ayna, aslında anlatıcının kendiyle yüzleşme sürecinin simgesidir. Ayna, aynı zamanda insanı olduğu gibi yansıttığı için bu durum kahramanın kendisiyle hesaplaşma sürecini yansıtmasıyla daha da anlam kazanır. Unutmamak gerekir ki, eserdeki ayna gibi üslup da insanın kendisini yansıtır. Eserde kullanılan bir diğer simge ise " Şimdi şimdi anlıyorum, kızımın kundağı ona dar geldikçe, yaşam kundağında, ben kundaklanacakmışım" (21) ifadesinde yer alır. Eserde geriye dönüş tekniğiyle evliliğinin ilk yıllarına dönen anlatıcı "kundak" imgesini kullanarak, evliliğin ona yüklediği baba rolünü üslenmesiyle tıpkı kundaktaki bir bebek gibi kendi elinin kolunun sıkı sıkı bağlanacağı görüşünde olduğunu okuyucuya sezdirmektedir. Anlatıcının bu fikre sahip olması, kızının büyümesiyle "babasının" üzerine yüklenen sorumlulukların artmasından kaynaklanmaktadır. Kız büyüdükçe istekleri ve ihtiyaçları artmakta, buna bağlı olarak bakımı küçüklüğündeki kadar kolay olmamaktadır. Bu da babasını daha fazla para kazanmaya zorladığından, anlatıcının üzerinde ekonomik bir baskı oluşmaktadır. Bu örnek, anlatıcının toplumun evliliklerde "maddi geçim kaynağı" temin etme görevini babaya yüklediğinin bilincinde olduğunu göstermektedir. Anlatıcı bu durumdan duyduğu rahatsızlığı simgelerle dile getirmektedir.
Eserdeki bir diğer dil ve anlatım özelliği de imge kullanımıdır. Özdemir İnce "İmge, duyuların bilinçteki izidir" ifadesini kullanarak tanımlamıştır imgeyi. Görme, duyma, işitme, koklama ve tatma olan beş duyumuza hitap eden imgeler, her eserde olduğu gibi bu eserde de yazarın mesajı iletmek amacıyla yararlandığı bir anlatım özelliğidir. Eserde en çok okuyucunun işitme ve görme duyusuna hitap eden imgelere yer verilmektedir. "Tıkırtılar. İnsan sesi yok. Çocukları ekmekten, aştan daha önce büyütmeye başlayan insan sesi yok bu evde. Tıkırtılar.[.]Tıkırtı. Bu, gecenin son tıkırtısıdır. Tıkırdayan, devrilen, boşalmış bir rakı şişesidir."(15) ifadesindeki "tıkırtılar", işitme duyusunu harekete geçiren bir imgedir. Bu ifadedeki "tıkırtı", sık sık vurgulanmakta ve cümlenin anlamını güçlendirilmektedir. Bu bölümde anlatıcı, boşanma raddesinde olduğu eşinin aile yaşantısını imgelerle duyumsatarak okuyucuya anlatır. Anlatıcının kayınpederi yani eşinin babası kronik alkoliktir ve eşi babasının şişeden bardağa rakı boşalttığı sırada çıkardığı "takırtılar" içinde büyümüştür. Kayınvaldesi ise babasının boşalttığı rakı şişelerini satarak para kazanmakta ve bu parayla da kendine altınlar alarak gösteriş yapmaktadır. Bu noktada anlatıcının kimliğine bürünen yazar, anlatıcının eşinin ailesinden de örnek vererek aslında çoğu evliliğin sağlam temeller üzerine kurulmadığını ve bu nedenle de mutlu yürümediği kanısında olduğunu vurgulamaktadır. Bu ifadeden yola çıkarak anlatıcı, karısının yetiştiği ortama denk düşen bir kişilik taşıdığını anlatır. Bu durumda anlatıcının, evliliğinin yürümeme nedenini bir anlamda karısının yetiştiği ortama da bağladığı yargısına varılmaktadır. Anlatıcı, eşinin anne ve babasının evliliklerini sergileyerek, evliliklerin sevgiden ziyade belirli çıkarlar üzerine kurulu olduğu mesajını okuyucuya iletmektedir.
Anlatıcının evliliklerin belirli çıkarlar üzerine kurulu olduğu mesajını vermesi, beni "Biz Evleniyoruz" adlı yarışma programı hakkında düşünmeye yöneltti. Bu yarışma programında damat ve gelin adayları kameralarla çevrili bir evde 3 ay boyunca kalmaktadır ve her hafta biri evden ayrılmaktadır. Yarışma sonunda bir çift seçilmektedir. Yarışmayı kazanan bu çift büyük bir düğünle evlendirilmektedir. Bunun yanı sıra yarışmayı birincilikle bitirip evlenenler ev, araba, bir miktar nakit para ve yurtdışı seyahati gibi büyük hediyeler kazanmaktadırlar. Bu da benim bu yarışmaya katılan kişilerin, yarışma birincilerine sağladığı olanaklardan yararlanma amacıyla evlenmeyi düşündükleri yargısına kapılmama neden olmaktadır. Bu yarışmayı da göz önünde bulundurarak, anlatıcının evliliklerin belirli çıkarlar üzerine kurulu olduğu görüşüne kısmen de olsa katılmaktayım.
"Nesnel dünyanın özel yansısı"(İnce, 24) olan imgeler, okuyucuda uyandırdığı çağrışım gücüyle düşünceleri de harekete geçirmektedir. Örneğin "Son yıllarda, yüzüme kapılar kapanıyor. Mahallede, çocuklar bile başlarını çeviriyorlar. Oysa benim de evlilik kapılarım vardı. Evlilik kapılarını tuttuğum zamanlarda, bütün kapılarla birlikte, özellikle çocukların yüzü de açıktı bana."(Yıldız, 53) cümlesiyle anlatıcı, evliliğini bitirmesiyle toplumda her kapının yüzüne kapandığını ve toplum tarafından dışlandığını anlatır. Dolayısıyla buradaki "kapanan kapı" ifadesi görme duyusunu harekete geçiren ve okuyucunun çağrışımlar yapmasına neden olan bir imgedir. Belirtilen imge, anlatıcının yargısını açıkça ortaya koymasının yanı sıra toplumun tutumunu da yansıtmaktadır. Anlatıcı, toplumun değer yargılarına denk düşmeyen girişimlerde bulunduğu, "ailesini ve yuvasını dağıttığı" ve "evliliğine son verdiği " için toplum tarafından suçlu olarak görüldüğünü, bundan dolayı da toplumdan dışlandığını imgelerle ortaya koymaktadır. Böylece toplum evliliğini bozma "suçunu" işleyen anlatıcıyı dışlayarak cezalandırmaktadır.
Bekir Yıldız, anlatıcının ruhsal durumunu tanımlamak için mekan betimlemelerinden yararlanmıştır. Bu betimlemeler anlatıcının algılaşıyla yapılmıştır. Örneğin "Balkona açılan odanın kapısı aralık. Beyaz Denizli perdesi oynaşıp duruyor."(Yıldız, 5) betimlemesi, anlatıcının içinde bulunduğu mekanı betimlemektedir. Bu betimleme, görme, işitme, tatma, dokunma, koklama duyularına hitap eden varlıkların belirleyici niteliklerini algılamamızı ve bu nitelikleri canlandırarak onları görünür kılmamızı sağlayan imgelerle, anlatıcının içinde bulunduğu ortamı anlatmakta ve ortamın anlatıcının duygu ve düşünceleri üzerindeki etkilerini vurgulamaktadır. Özdemir İnce'nin "Yazınsal Türler" adlı kitabında yer verdiği " Betimleme varlıklarla, dış dünya ile ilgili olabileceği gibi, kişilerin iç dünyalarıyla, duygu ve düşünceleriyle de ilgili olabilir. Bu tür betimlemenin de ereği kişilerin fiziksel yanlarını görüntülemede olduğu gibi onların iç dünyalarını, duygularındaki değişmeleri yansıtmaktadır"(İnce, 32) açıklamasını "Halkalı Köle" adlı eserdeki anlatıcıya uyarlamak mümkündür. Anlatıcının balkon kapısının açık olduğu bir odada bulunması okuyucuya anlatıcının içinde bir umut beslediğini düşünmesine neden olabilmektedir. Okuyucu, bu fikre "açık olan kapı" imgesiyle varmaktadır çünkü açık olan kapı aynı zamanda son bir şansı çağrıştırmaktadır okuyucuya. Açık olan balkon kapısının perdeleri dalgalandırması ise hafif bir meltemin varlığını sezdirmektedir. Bu düşüncelerden yola çıkan okuyucu, meltemi anlatıcının korku ve kaygıları olarak algılamaktadır. Rüzgarın esmesiyle harekete geçen perdeler gibi, anlatıcının düşünceleri de kaygı ve korkularından dolayı savrulup durmaktadır. akışını bozmaktadır. Bu nedenle anlatıcı düşüncelerini belirli bir noktaya odaklayamamaktadır. "Dalgalanan perde" imgesi, anlatıcının inişli çıkışlı ruhsal bir durumun içinde olduğunu okuyucuya düşündürmektedir.
Anlatıcının kurduğu cümleler anlamsal olarak genellikle duygusal cümlelerdir. Bu cümleler anlatıcının sitemini , kızgınlığını , kaygılarını , öfkesini , isteklerini ve özlemlerini anlatmaktadır. "Hiç birimiz çalışmanı neden paylaşmamıştık? Neden hep kendimizi kurtarmaya yönelmiştik de, yanıbaşımızda ölüme hazırlanan seni görmemezlikten gelmiştik?(Yıldız, 11) örneğinden, anlatıcının babasına karşı suçluluk duyduğunu çıkarmak mümkündür. Anlatıcı, babası hayattayken onun üzerinde olan yükün farkında olmadığını ve dolayısıyla bunu babasıyla paylaşmaya yönelmediğini açıkça ifade etmektedir. Aynı zamanda bu ifade anlatıcının evliliğin getirdiği sorumlulukların altında ezilen babasını ancak evlenip bir yuva kurduğunda ve kendisi de babası gibi baba olduğunda anladığını gözler önüne sermektedir. İşte anlatıcının duyduğu bu suçluluk, evlilikle doğan aile kurumunun babasına yüklediği sorumlulukları hafifletmek yerine bu sorumlulukların üzerine daha da fazlasını eklemesinden ileri gelmektedir. Okuyucunun bu sonuca varması da anlatıcının kullandığı cümlelerin duygularını yansıttığı ve okuyucunun anlatıcının hayat görüşü hakkında fikir edinmesine yardımcı olduğu fikrini desteklemektedir.
Eserin tamamını, anlatıcının bir iç konuşması, kendisiyle, ailesiyle ve geçmişiyle hesaplaşması olarak nitelendirmek mümkündür. Hatta anlatıcının herkesin uyuduğu bir gece vaktinde düşünce suçu işlediği, sisteme aykırı davrandığı ve yasa dışı işlere karıştığı gerekçesiyle onu öldürmek için eli tüfekli adamların gelmesini bekleyiş süreci içinde aklından geçen farklı konulardaki düşüncelerinin bilinçakışıyla eserin tümüne hakim olduğunu söylemek mümkündür. Okuyucunun, eserin bilinçakışından ibaret olduğu sonucuna varmasında, yazarın anlatıcının bu düşüncelerini yansıtma amacıyla kullandığı bir anlatım özelliği olan üç noktalar büyük rol oynamaktadır. " Gelin oku. Şu insanoğlu, sen öleli daha bir zavallı, daha bir aşağılaştı hani!. Anayla analar yarışır oldular. Benim anam. Oğlumun anası. Neyse. Hele nasıldı sizin birbirinizle rastlaşmanız?"(Yıldız,7) sözlerinden anlaşıldığı gibi anlatıcı bir düşünceden başka bir düşünceye geçmekte ve düşünceler arasında kopukluk ortaya çıkmaktadır. Bu da anlatıcının yoğun düşünceler içinde olduğunun ve kafasının karışık olduğunun göstergesidir. Üç noktanın kullanımıyla sağlanan düşünce kopukluğunun okuyucuya yansıtılması ve anlatıcının bir konudan diğer konuya atlaması buna en uygun teknik olan bilinçakışı tekniğiyle aktarılmakta ve kullanılan bilinçakışı tekniği anlatıcının içinde bulunduğu ruhsal durumu; korkuyu, endişeyi ve kaygıyı açığa vurmaktadır. Bilinçakışı tekniğiyle okuyucunun anlatıcının duygu ve düşüncelerine ulaşabilmesi, dil ve anlatımın, anlatıcının içinde bulunduğu ruhsal durumu, duygularını ve konulara yaklaşımını algılamamıza yardımcı olmakta dolayısıyla üslubun anlatıcıyı tanıtmakta ve iletilmek istenen evliliğin erkeğe yüklediği sorumlulukların erkeğin evliliği yürütememesine neden olabildiği mesajının okuyucuya ulaşmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bunun yanı sıra üslubun bir parçası olan bilinçakışının yansıttıklarının okuyucuya ulaşması, okuyucunun anlatıcıyı yakından tanımasına neden olmasının yanı sıra eserdeki anlatıcının tanıtılmasında ve evlilik kurumunun erkeğe yüklediği sorumlulukların onu evlilikten uzaklaştırmasına ortam hazırladığı mesajının iletilmesinde büyük rol oynamaktadır.
Bilinçakışı tekniğinin kullanılmasıyla anlatıcının duygularının okuyucuya doğrudan aktarılmasına bir örnek olarak "Süt oku, gelin oku. Karyolamın ucuna ilişiyorum. Aslında, ben de oklanmış birisiydim. Ama henüz ölmedim. Direniyorum. Belki de sokağa girdiler. Az sonra gerilmiş yeni oklar yerine, sürülmüş mermilerle taranacağım."(Yıldız, 27) ifadesini göstermek mümkündür. Anlatıcı, anası ve eşi arasındaki anlaşmazlıkları düşünürken birden ölümü düşünmeye başlamıştır. Düşünceler arasında var olan bu kopukluk, okuyucunun anlatıcının düşünceleri arasında bir bağ kuramamasına neden olmakla beraber bilinçakışı tekniğinin bir özelliğini yansıtmaktadır. Bilinçakışı tekniğiyle yazar, anlatıcının ölümü bekleyiş süreci içindeki öfke, nefret, sitem ve korkuyla karışık hislerini okuyucuya aktarmaktadır. Anlatıcının ölümü beklemesinden kaynaklanan karışık duyguları, düşüncelerine de yansımaktadır ve bu düşüncelerin yoğunluk ve karmaşası bilinçakışı tekniğiyle ortaya çıkmaktadır. Kısacası, anlatıcının kafasının bu kadar karışık olması ve düşüncelerini bir noktada yoğunlaştırıp bir konu üzerine kafa yoramamasının nedeni, ölüm korkusundan ve ölümüyle arkasında bırakacağı kızıl saçlı kızı ile vapurda görüp aşık olduğu sevgilisini kaybetme düşüncesinden kaynaklanmaktadır.
Eserde yazarın yararlandığı üslup özellikleri bakımından okuyucunun dikkatini çeken bir diğer özellik, kahramanların okuyucuya isimsiz olarak sunulmasıdır. Bu durum olayları daha karmaşık duruma sokmakta ve zaman zaman okuyucunun anlatıcının aktardığı olaylar arasında bağ kurmada zorlanmasına neden olmaktadır. Eserdeki kahramanların özel isim verilmeden okuyucuya sunulmasında yazarın amacı okuyucuyu anlatıcının içinde bulunduğu durum ve geçmişte yaşadığı olaylar üzerine düşündürmektir. Fakat yazarın eserdeki kahramanları okuyucuya isimsiz olarak sunmasındaki asıl amacı, evlilik kurumunun insanı kimliksizleştirdiği ve evli bireyleri sıradanlaştırdığı mesajını iletmektir.
Bekir Yıldız'ın yazmış olduğu "Halkalı Köle" adlı eserdeki dil ve anlatım, George Orwell'in "1984" adlı eserindeki dil ve anlatım özelliklerini çağrıştırmaktadır. "Halkalı Köle" adlı eser, George Orwell'in "1984" adlı eseriyle anlatıcıların içinde bulundukları sisteme olan eleştirel bakış açıları yönünden benzerlik göstermektedir. " Halkalı Köle" adlı eserin ana kahramanı olan anlatıcı ile "1984" adlı eserin ana kahramanı olan Winston adlı karakterin içinde bulundukları sisteme karşı olan eleştirel bakışları, yazarın kullandığı dil ve anlatım özellikleriyle yani yazarın üslubuyla okuyucuya aktarılmıştır. Çünkü iki karakterin de içinde bulunduğu sistem düşünce özgürlüğüne olanak tanımadığından kahramanlar fikirlerini yüksek sesle dile getirememektedir ve bu nedenle yazarlar bu kahramanların dışa vuramadıkları düşüncelerini bilinçakışıyla aktarmaktadırlar. Ayrıca iki eserde de okuyucu olaylara anlatıcıların gözünden bakmaktadır ve bu bakış açısı aslında yazarın olaylara bakış açısını simgeler. Bu bakış açısını yansıtmak ve kahramanını tanıtmak amacıyla dil ve anlatım özelliklerinden yararlanan Bekir Yıldız ve George Orwell aslında ana kahramanların kılığına girerek kendi görüşlerini, hayata dair fikirlerini ve sisteme yönelik eleştirilerini ortaya koymaktadır. Bu noktada da üslubun yazarın düşüncelerini aktarmada ve verilmek istenen mesajı iletmekte ayırt edici bir rol oynadığı en açık şekliyle ortaya çıkmaktadır. "Yıllarca kimsenin olmadığı zamanlarda, ister gece, ister gündüz olsun, hep bu sözleri anımsayarak ürktüm. Beni gözleyen bir gözün olduğunu sanarak çalıştım durdum. Çalışmadan, çalışıyormuş gibi ikiyüzlülük yapmadım hiç."(Yıldız, 22) sözlerinin yer aldığı "Halkalı Köle" adlı eserdeki anlatıcı birinin onu izliyormuş gibi çalıştığını vurgulayarak korkusunu dile getirmektedir. Bu örnek eserdeki anlatıcının içinde yaşadığı toplumda hüküm süren faşist sistemde bir şeylerden korktuğu için karşı çıkma arzusunda bulunduğu sisteme boyun eğdiğini göstermektedir. Aynı şekilde "1984" adlı yapıtın ana kahramanı olan Winston da içinde bulunduğu sisteme yönelik olumlu düşüncelere sahip olmadığı halde bu sisteme boyun eğmektedir ve her hareketi mutlak otoriteyi sağlayan "Büyük Birader" adlı güç tarafından izlenmektedir. Her iki kitapta da ana kahramanlar içinde bulundukları sistem içindeki rolleri bakımından benzerlikler taşımaktadırlar çünkü her iki sistemde de düşünce suçu en büyük suçtur. İki sistemde de, sistemin öngördüğü düzene karşı gelenler, sistem için çalışan eli tüfekli görevliler tarafından vurulmaktadır. Ölüm korkusunun verdiği telaş ve endişeyle karışık hislerle hareket eden iki ana kahraman da korkularının onların hayatlarını yönlendirmesine izin vermektedirler.
SONUÇ
Bu incelemeyi göz önünde bulundurarak, Bekir Yıldız'ın "Halkalı Köle" adlı eserinde yazarın yararlandığı bir anlatım özelliği olan üslubun anlatıcının karakterini yansıtmadaki görüşünü gözler önüne sermekte önemli bir rol oynadığını söylemek mümkündür. Eserde, anlatıcının tanıtılmasında önemli bir görev üslenen üslup, anlatıcı ile bütünleşmekte ve anlatıcının dünya görüşünü okuyucuya aktarmaktadır.
Bekir Yıldız, eserinde oluşturduğu anlatıcının, evlilik kurumuna, aile yapısına, sisteme ve sevgi olgusuna olan bakışını üsluptan yararlanarak okuyucuya sunmaktadır. Anlatıcının sesine sahip olan yazar, yararlandığı üslupla evliliğin erkekler üzerinde de en az kadınlar kadar baskı oluşturabileceği ve evliliğin insanı kimliksizleştirebileceği mesajını iletmektedir.
Sonuç olarak bir anlatım özelliği olan üslup, yazarın okuyucuya ulaştırmak istediği mesajların iletilmesinde büyük rol bir oynamaktadır. Her yazarın kendine özgü olan üslup özellikleri aynı zamanda eserdeki anlatımın daha belirgin ve çarpıcı hale gelmesinde büyük önem taşımaktadır. Tüm bu yargılardan yola çıkarak, üslubun yazarların okuyucuya ulaşmasını istedikleri mesaj üzerinde önemli bir etken olduğu kanısına varmak mümkündür.
Peki sizce nedir erkekleri yaptıkları evliliklerini noktalamalarına sürükleyen? Evliliğin yüklediği ağır sorumlulukların altından kalkamamaları mı yoksa eşleri tarafından gerçekten sevilmediklerini kanısına varmaları mı?
BİBLİYOGRAFYA
® ÖZDEMİR, Emin. Yazınsal Türler.
® İNCE, Özdemir. Şiir ve Gerçeklik . İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları
® ECEVİT, Yıldız. Türk Romanında Postmodernist Açılımlar . İstanbul: İletişim Yayınları, 2001.
® KARAALİOĞLU, Seyit Kemal: Edebiyat Sanatı. İstanbul: İnkılap Yayınları.
® "Faşizm". Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi . İstanbul: İnterpress Basın ve Yayıncılık. 8.cilt.
KONU: İHSAN OKTAY ANAR'IN "PUSLU KITALAR ATLASI" ADLI ESERİNDE KARAKTERLERDE GÖZLEMLENEN GERÇEK ÜSTÜ ÖĞELERİN İNSAN DOĞASINI YANSITMADAKİ KATKISI.
Öğrenci Adı: Burcu Tamer
Aday numarası: D0811020
Sözcük Sayısı: 3519
Rehber Öğretmen: Elife Erkişi
İÇİNDEKİLER
Özet...................................................................................................................i
Giriş...................................................................................................................1
Gelişme..............................................................................................................4
Sonuç................................................................................................................14
Ek.....................................................................................................................17
Kaynakça............... ..........................................................................................18
ÖZET:
İhsan Oktay Anar'ın "Puslu Kıtalar Atlası" adlı eserinde yer alan olaylar, durumlar ve karakterler birbirleriyle bütünlük içindedirler. Eser Ortaçağ'da geçmesine rağmen insanların var olma biçimleri günümüzün insanlarıyla bağlantılıdır. Karakterler kendilerini var etme yollarıyla gerçek üstü (ek 1) özelliklerini yansıtmaktadırlar. Okuyacağınız bu makalede, bu gerçek üstü özelliklerin insan doğasını hangi yönlerde yansıttığı ve eserin tezine katkısı incelenmektedir.
Eserin okunması ve analizi sırasında yazarın diğer kitaplarından da yararlanılmıştır; fakat yazar ve kitap hakkında bilgi edinilmeye yönelik araştırmalarda ne yazık ki çok kaynağa ulaşılamamıştır. Nitekim yazar hakkındaki bilgilerin kısıtlı olmasıyla ve eserleri hakkındaki yazıların birbirleriyle çok benzer olmasıyla kullanılan kaynak az sayıdadır.
Analiz sırasında eserde beliren karakterlerde gözlemlenen gerçek üstü özellikler incelenmiş ve bunların nedenleri hakkında bazı sonuçlara varılmıştır: İnsandaki gerçek üstü özelliklerin ortaya çıkmasına neden olan insan doğasıdır ve onu besleyen de, insanın kendini aşma ve dayatılan dünyanın dışına çıkma isteğidir ve bu duygular da tekrar insan doğasından süregelmektedir; çünkü eser her ne kadar ekonomik, sosyal ve politik sorunların hayatlara fazlaca yansıdığı bir döneme dayandırılsa da karakterler bu somut nedenlerin yerine içlerinde büyüyen soyut nedenlerden dolayı onlara sunulandan daha fazlasının arayışındadırlar. Kısaca bu var olma yolculuklarında onları bunu yapmaya sürükleyen, kendi doğalarından gelen soyut nedenlerdir. Ayrıca toplumun efsane yaratma ve insanları mitleştirme çabası da onların seçtiği bir var oluş şekli olduğu gibi, bu durum da insan doğasının bir yansımasıdır. Böylece her insanın kendince seçmiş olduğu bu var oluş biçimleri herkesin hayatı farklı biçimde yaşadığının ve farklı algıladığının göstergesidir. Sonuç olarak karakterler hedeflerine ulaşma yolunda her ne kadar gerçek üstü özelliklerle bezense de onların mitleşmesini sağlayan bu özellikler, insan doğasının bir parçasıdır.
GİRİŞ:
"tui lucent oculi
sicut solis radii
sicut splendor fulguris
lucem donat tenebris " (Anar, 5)
gözlerin
güneşin okları gibi parlak
aydınlatıyor karanlıkları
bir şimşek gibi çakmak çakmak.
İhsan Oktay Anar'ın "Puslu Kıtalar Atlası" adlı eserinde Réne Descartes'in "düşünüyorum, öyleyse varım" mantığı "düşlüyorum, öyleyse varım"a dönüştürülür. Böylece kendini ve tüm çevresini düşleyerek var eden Uzun İhsan Efendi'nin, oğlu Bünyamin için kurguladığı bir macera anlatılır. Bu macera kör ve dünyaya şahit olamamış Uzun İhsan Efendi'nin, yazmış olduğu "Puslu Kıtalar Atlası"nda kurgulanıp oğlunun, kendisinin yaşayamadıklarını yaşaması ve dokunamadıklarına dokunması için hazırlanmıştır. Olay 1681 ve 1684 yılları arasında İstanbul'da geçmektedir. İnsanlar Osmanlı Devleti'nin otoritesi altında, eğitimin yeterli ve aydınlatıcı olmaması nedeniyle efsaneler ve hikayelere inanarak, bu veya başka yollarla kendilerini var ederek sınırlandırılmış dünyalarının dışına çıkmaya çalışırlar. Onları bunu yapmaya iten somut nedenlerin yanında soyut nedenler de bulunmaktadır. Bu da benliklerindeki arayış duygusundan, insan doğalarından kaynaklanmaktadır. Uzun İhsan Efendi'nin yarattığı bu dünya, yani bu gerçek ya da düş pusludur ve hepsi sadece onun karanlığının bir parçasıdır.
Şahit olamadığı dünya'nın atlasını çizmeyi amaçlayarak gerçeğe sırtını dönen, düşlerinde yarattığı gerçeğin efendisi olan kör Uzun İhsan Efendi; gelmekte olan dünyanın sonundan haberdar olmasıyla kendisini bu sondan kurtarmaya çalışan ve böylece bilimin ve bilginin sınırlarını zorlayarak zaman makinası yaratmayı amaçlayan, eski İstanbul'un en büyük yer örgütünün başı Büyük Efendi Ebrehe; gelişen merakı ve bilgiye ulaşma arzusuyla insan vücudunun atlasını hazırlamayı amaçlayan Kubelik ve yedi yaşındaki "haşarat", uykusuzluk illeti çeken, okuduğu Turan kahramanı Efrasiyab'ın maceralarıyla gündüz düşlerinin kahramanı olan yaramaz velet Alibaz. İhsan Oktay Anar'ın yaratmış olduğu tüm bu karakterler bulundukları, yaşadıkları ortamın şartlarını zorlayarak dayatılmış dünyalarının dışına çıkma, bilgiye ve arzularına yani hayallerine ulaşma istekleri ve bunları gerçekleştirmeye çalıştıkları yollarla gerçek ötesi özelliklere sahiptirler. Yazarın hayal ürünü olan bu karakterlerin gerçek üstü özellikleri, insanı insan yapan kendi doğasının özellikleriyle paraleldir. Hayallerine ulaşma yolunda sahip oldukları hedefler ve buna ulaşma yolları farklı da olsa, hepsinin ortak özelliği gerçekten çok hayal dünyasına yaklaşmalarıdır. Darlıktan genişliğe, sınırlılıktan sınırsızlığa, yokluktan varlığa ulaşma yolunda düşlenenler, insanın en temel doğasal ihtiyacını yansıtır ki bu da var oluşun ta kendisidir. Ama düşler de, yaşanılan beklenmedik olayların gerçekleşmesi sonucu, gerçek hayatta insanın sahip olduğu zayıflıklara sahiptir. Örneğin insanoğlunun yarattığı "Leyla ile Mecnun" efsanesinde görülen büyük aşkta, Mecnun çöle düşürülmüş ve Leyla başkalarının olmuştur. Sonrasında Mecnun'un ahı tutarak ölen Leyla'nın kocası ve deliye dönen Mecnun'un onu görmeye gelen Leyla'yı tanımaması gibi beklenmedik durumlar sonunda gerçek hayatta birleşemeyen iki aşığın sonu ölüm olmuştur. Bu hikayede olaya büsbütün hakim olan beklenmedik olaylar, tamamen kişilerin zayıflıklarından, örneğin Mecnun'un Leyla'ya ulaşamadığı bir durumda bunu gerçekleştirmeye çalışması yerine kendini çöle atması ve sonunda deli olmasından kaynaklanmaktadır . Bu efsaneyi yaratan insanoğlu da hikayeye hep kendi zaaflarını yansıtmıştır. Bunun sonucu denebilir ki; düşler gerçekten bir kaçma yolu da olsa aslında, insanın özüne, çaresizliğine geri dönmesidir. Düşlerindeki bu gerçeklikten kaçma isteği de onları dışdünyadan uzaklaştırmakta ve bunun sonucunda insan dışdünyaya yabancılaşmaya başlamaktadır. Böylece tüm arzular onları -insanı hem iyi hem de kötü yola sürükleyebilecek- bu duygularının efendileri veya kurbanları yapmakta, yollarını aydınlatmakta veya karartmaktadır.
GELİŞME:
Eserde kurguyu oluşturan gerçek üstü olaylar ve durumlarla karakterlere dair bilgiler verilmektedir. Eserin ana karakteri olan Uzun İhsan Efendi zaman zaman, içinde barındırdığı gerçek-düş çatışmasıyla, hakkında anlatılan efsanelerle ya da oğlu Bünyamin için hayal ettiği dünyada, yer yer konuşturduğu oğlunun silik kişiliğiyle yarattığı çelişkilerle kendi karakterini yansıtmaktadır. İhsan Oktay Anar, tüm eserlerinde görüldüğü gibi bir karaktere İhsan adı verip onu kurguya göre yapılandırarak kendisini o karakterle yansıtır. Örneğin Efrasiyab'ın Hikayeleri"nde Uzun İhsan, "Kitab-ül Hiyel" de İhsan Efendi ve bu eserde ise Uzun İhsan Efendi olarak yazar bu eserlerdeki yerini almıştır. Uzun İhsan Efendi karakteriyle kendi dünya görüşünü yansıtmaktadır. Eserde René Descartes'in, kısaca "Yöntem Üzerine Konuşmalar" adlı eserini Rendekâr adlı kişinin "Zagon Üzerine Öttürmeler" adlı eseri şeklinde değiştirip kurgulayarak, Uzun İhsan Efendi'nin bu kitap sayesinde kendini bulduğu çelişkiyle romanın ana problematiğini geliştirmektedir. Eser boyunca Uzun İhsan Efendi kendini düşleyerek, diğer karakterler ise başka yollarla kendilerini var etmektedirler. Bu da yazarın dünya görüşünün kendini gösterdiği yerdir.
Uzun İhsan Efendi, varlığını bulduğu sorgulama noktasında, var olduğunu kabullenmiş ama tam olarak kim olduğu cevabını verememiştir.
" Kendi kendine, 'Düş görüyorum' dedi, 'Düş gördüğümden şüphe edemem. Düş görüyorum, öyleyse ben varım. Varım ama ben kimim?' " (Anar, 45 ) " Gördükleri ister gerçek ister düş olsun, bundan gerçeği ya da düşü gören bir öznenin varlığı çıkıyordu. Şu durumda bütün bunları gören bir kişi olarak o, vardı. 'Rendekâr'ın dediği gibi ben varım' diyordu, 'Peki ama ben kimim? Ayna bana İhsan Efendi olduğumu söylüyor, rüyamdaki ayna ise Bünyamin olduğumu söylüyor. Ben kimim? Bütün bunları gören özne aslında kim? " (Anar, 46)
B u durumdan sonraki hareket noktasına gelmeden önce Uzun İhsan Efendi'nin bulunduğu durum, onu eserdeki diğer insanlardan, içinde bulunduğu durumu sorgulama ve kendini düşleyerek var etme yönüyle ayırmaktadır. Düşünce süreci ilerledikçe Uzun İhsan Efendi'nin geldiği nokta; düşlediği durumda var olduğudur, ama acaba o, dediği gibi bir düşten mi ibarettir?
"Galata'da Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum. " (Anar, 237)
Bu paradoksla, gerçek-düş arayışıyla Uzun İhsan Efendi bir sonuca ulaşamamaktadır ama şu da kesindir; o düşlediği sürece var olmaktadır. Ayrıca onun bu düşünceyi doğrulatma yolunda elde ettiği deneyimler, halk arasında efsaneleştirilip dilden dile dolaşmakta, meyhanelerde anlatılmaktadır. Bu da halkın insanları mitleştirmeye ne kadar yatkın olduğunun ve bunu insanların bir var oluş biçimi olarak seçtiklerinin bir göstergesidir.
"Korsanlar, kalyonculara, gözleri oyulup kulakları ve burnu kesilmiş bir adamın, görüp duymadığı halde, dört direkli gemilerin dümenine yapışarak onları kayalıklarla dolu en tehlikeli geçitlerden, mercan yılanların oynaştığı en sığ sulardan geçtiğini fısıldıyor; kalyoncular ise rıhtım işçileri ve sırık hammalarına yine aynı adamın, kör ve sağır olduğu halde, gökkubede dönen bütün yıldız ve gezegenlerin yerlerini kestirebildiğini, pusulasız gemilere kılavuzluk edip onları hazineler ve kana susamış vahşilerle dolu adalara haritaya bakmadan adeta ezbere götürebildiğini sır verircesine söylüyorlardı." (Anar, 188)
Böylece, mitleştirilen Uzun İhsan Efendi görme ve duyma yetilerini kaybetmesine rağmen, tüm gerçekliğin kendi hayal ürünü olduğunu kanıtlamıştır. Bu nedenle Uzun İhsan Efendi'nin dışdünyada keşfedecek hiçbir şeyi kalmamıştır, çünkü dünya onun düşlerinden ibarettir. Bu sebeple oğluna, verebilecek tek şeyi, yani hayalleri ve oğlunun kendisinin yaşayamadığı maceraları yaşaması için bunları yazacağı dünya atlası kalmıştır. Oğlunun bu macerasında Uzun İhsan Efendi zaman zaman oğlu Bünyamin'i seslendirerek, onun silik karakterine uyuşmayan bir karakter yaratmıştır. Bunu fark eden de Bünyaminle arasında konuşma geçen Ebrehe'dir.
"Sanki söylediğin ve yaptığın her şey, sana o kişi tarafından öğretilmiş. Senin o silik şahsiyetinle sözlerin arasında bir bağ kurmakta zorluk çekiyorum. Hem küstahsın hem de alçakgönüllü. Hem güçsüzsün hem de ne olduğunu henüz bilemediğim bir üstünlük taşıyorsun." (Anar,151)
Görüldüğü üzere Bünyamin'in yansıttığı baskın karakter özellikleri tamamen Uzun İhsan Efendi'nin bir parçasıdır. Sahip olduğu baskın özellikler, dünya hakkındaki derin bilgilere sahip olması, bu sayede bilimler ve dünya hakkında erdemli olmasından kaynaklanmaktadır. Bilge olmasıyla veya daha önce anlatılan cesurluğuyla, topluma göre mit olarak görülmesiyle ve sınırlı dünyasının düşünü gölgelediği için kendini kör ederek karanlıkta ışığı bulmasıyla gerçek üstü olduğunu yansıtmaktadır. Ama ayrıca düşleyerek gerçeğin acısını yok etmesiyle veya bunun bile kendi isteğine kalmış olmasıyla her ne kadar gelişme gibi görünse de kaçış içersinde olduğu görülmektedir ve kendinden kaçış da insan doğasının bir parçasıdır.
Sert otoritenin toplum üzerinde yarattığı kısıtlama ve buna rağmen var olan düzensizlik bireyleri, kendilerini var etme yollarını düşünmeye itmiştir. Eski İstanbul'un en büyük yer altı örgütünün başkanı Ebrehe teşkilatta varlığının gizli tutulduğu kehanet aynasından kıyamet gününün yaklaştığını öğrenmesiyle o günden kaçmak için zamanı geri almayı amaçlamıştır. Zamanın çoğunu kendisini kıyametten kurtaracak zaman makinası için gerekli olan boşluğun hammadesi, "o uğursuz para"yı aramakla geçirmektedir. Bu isteğine ise İstanbul'da büyük bir dilenci teşkilatı kurmakla ulaşmayı amaçlamaktadır.
"Ebrehe eski oyunbazlığını bırakarak artık sadece ticaret ve para konusundaki bilgileri kabul etmeye başlamıştı. O günden sonra teşkilata çuvallar dolusu para akmaya başladı. İşin ilginç yanı, gelen çuvallar açılarak, içindeki günah yüklü paralar Büyük Efendi tarafından tek tek, kuruşu kuruşuna inceleniyordu. " (Anar, 142).
Böylece sahip olduğu hırs, onu başarması zor yolları denemeye itmiştir. Ayrıca Ebrehe zaman makinasını yapma konusunda sahip olduğu olağanüstü ve eserin yaşandığı zaman içersinde daha keşfedilmemiş bilimsel bilgilerle, ona dayatılmış dünyanın dışına çıkma isteğiyle tüm zamanını bunu başarmaya adamıştır.
"Boşluğu sürtünmeyi engelleyip sonsuz hıza erişmek için aradığını söyleyen Büyük Efendi [Ebrehe], sonsuz hızı da karşı hareketin ön şartı olarak açıklamıştı. Karşı hareket ise anlatılanlara bakılırsa, daha da anlaşılmaz olan bir şeyi, geçmişe dönmeyi mümkün kılıyordu ." (Anar, 183).
Zamanın yani 17. yüzyılın gerektirdiği koşulların; Osmanlı'nın bilimsel açıdan çok gelişmiş olmaması ve eğitimin yetersiz olması sebebiyle diğer çoğu insanın düşünemediği ve hatta anlayamadığı bu bilgilere Ebrehe'nin sahip olması, Ebrehe'nin diğer insanlara göre ne kadar gerçek ötesi bir karakter olduğunu göstermektedir. Bu hırsı, bilgiye ve gerçekleşme ihtimalinin neredeyse imkansız olduğu bu amaca ulaşma isteği Ebrehe karakterinin gerçek üstü yanını ortaya sermiştir. Yanısıra bu özelliğin insan doğasının vazgeçilmez bir yanı olduğunu düşünmek kaçınılmazdır. Onda da -her insanda olabileceği gibi- yaklaşmakta olan dünyanın sonunun üzerinde yarattığı endişe ve korkuyla, üstün bilgeliğinin yerini birden şüphe ve önyargı alabilmektedir. Örneğin kehanet aynasının belirttiğine göre " Kıyametten bir yıl önce, yedinci dolunayında, Mehdî batı kapısından girecek. " tir (Anar, 176). Bu günü Mehdî'yi yakalamak için sabırsızlıkla bekleyen Ebrehe çok çaba harcamış ve bununla beraber sona yaklaşmanın verdiği endişeyle, Mehdî olduğu iddia edilen kişinin, bu iddiaların doğru olmadığını ve tüm gerçekleri itiraf edeceğini söylemesine karşın kendini buna inanmaya ya da kendini kandırmaya devam etmiştir:
"Sus beni kandırmaya çalışma! Dişlerin seyrek. Dilin ağır. Sırtındaki nişan bile kitaplarda yazdığı gibi. Üstelik yıllar önce elime geçen bir ayna senin bugün tam da o kapıdan gireceğini göstermişti. Herşey senin Mehdî olduğunu gösteriyor. Ve sen beni yok etmek için buraya geldin. Bunu biliyorum. Ama seni yakalayan ve gücünü alan ben oldum." (Anar, 205)
Ebrehe'yi kontrol altına alan ölüm korkusu, bilgin, erdemli, ve soğukkanlı olmasına rağmen onu, bilgisiz, güvensiz, korkak bir insanın gerçekleri görmesini engellediği gibi engellemekte ve onu sabit fikirli biri olmaya itmektedir. Böylece Ebrehe de her insan gibi korkusuyla gerçekler üzerine bir perde çekmekte ve kendi doğrularına inanmaktadır.
Ebrehe karakterine benzer olarak bilgiye ulaşmaktan ne olursa olsun vazgeçmeyen bir karakter de Kubeliktir. Önceleri Venedik balyosonun katipliğini yapan Kubelik, sonra da arkadaşları yüzünden içkiye başlamış ve içkisizikten ellerinin titremeye başlamasından dolayı işinden kovulmuştur. Sarhoşken esir gemisine bindirilip satılmasının ve sahibi tarafından salınmasının ardından sarhoşken kafasına atılan ve onu bayıltan, uyandığında da yanında bulduğu kerpetenle dişçiliğe başlamıştır. " Dişçiliğe de o gecenin sabahı başladı. Elinde kerpetenle sokak sokak dolaşıyor, zavallıları diş ağrısından kurtarıyordu." (Anar, 25) Bu mesleğin ehli olmasından sonra onu üzüntüye boğan bir durum vardır ki onu gerçek üstü bir yolculuğun içine itmiştir:
"Üzüntüsünde, Galen'in kitaplarında rastladığı hataların payı yok değildi: Kıyamette ayağa kalkacak şu günahkar bedenlerin içlerinde ne vardı? Galen'in kitabı bu soruya doğru dürüst yanıt veremiyordu. Sonunda bir köpek leşini teşrih etmeye karar verdi. Gördüklerini, üç maşrapayı tükettikten sonra titremesi kesilen elleriyle kesiyor ve şekillerin yanına notlar düşüyordu. Canlıların bedenleri olağanüstüydü, ama kendi bedeni acaba nasıldı? Bir insan bedenini kesip biçmek büyük bir günahtı. Fakat bilme tutkusu onun yakasını bırakacak gibi değildi." (Anar, 26)
Anlatıldığı gibi merakı sonucu oluşan bu bilme tutkusu, kendisini o zamanların insanlarından ayırmakta ve onun gerçek üstü bir yolculuğa atılmasına sebep olmaktadır. Kubelik, sarayın etrafında dolaşan, denizde değerli eşyalar arayan arayıcılar sayesinde, saray etrafını çevreleyen denize atılmış ve sonradan karaya yığılmış bulunan, muhtemelen bir infaz sonucu kesilen organ parçalarını bulmasıyla insan bedeninde keşif yolculuğuna başlamıştır.
"Hava kararınca Kubelik tekrar oraya gelip kimseler görmeden kesik eli aldı ve mendile sarıp gömleğinin içine soktu. Eli kesip biçerek kasları, bağları, damarları ve kemikleri mum ışığında bir kağıda özenle çizdi. Amacı ise insan vücudunu keşfetmek ve bu günahkar bedenin bir haritasını çıkartmaktı. O uğursuz teşrih atlasını hazırlamaya da işte böyle başladı. " (Anar, 27)
Her ne kadar Allah ve ahiret inancı bütün olan Kubelik, içki içmenin yanısıra artık insan bedenini şerh etmenin günah olmasına ve böylece padişah tarafından da yasaklanmış olmasına rağmen insan bedenini bilimsel olarak incelemeye başlamış, her türlü engeli aşmaya çalışmıştır. Bunun yanında da ender insanların sahip olabileceği bilgilerini kullanmıştır.
"Eğer o gün boğdurulan bir şehzade, bir paşa ya da cariye varsa, saraydan ceset sayısı kadar top atılıyor, Kubelik de akıntının cesetleri sürükleyeceği yer olarak hesapladığı Tophane'ye gidiyordu. Gece boyunca öksürüp tıksırarak sabırla beklemelerinin semeresini sonunda gördü ve ayağına bağlanan ağırlık koptuğu için kıyıya vuran bir cesede rastladı...Akşama doğru artan dayanılmaz kokuya rağmen kadavra üzerinde tam iki gün aralıksız çalıştı. O artık gerçek bir kaşifti." (Anar, 27)
Araştırmalarına devam etmekten vazgeçmeyeceği gibi de yakalanma riski artan Kubelik, her insan gibi telaşa kapılmış ama mucizemsi çözümleriyle olayları beklenmedik bir şekilde yönlendirmiştir.
"İkinci işinde yakayı ele vermesine ramak kalmıştı. Tophane'den sırtında çuvalla onun dar sokaklarda ilerlediğini gören bir yeniçeri Kubelik'i evi kadar takip etmiş, kapısına bir nöbetçi diktikten sonra sokaktan ona üstelik bir de tehdit savurmuştu(...)Kubelik'in eli ayağı birbirine dolaştı. Bu defaki kadavrası sünnetli bir Müslüman erkeğiydi. Fakat yine de bir kurtuluş yolu vardı: Cesedin karnında bir delik açarak barsağın bir parçasını çıkarıp kesti. Bu parçayı cesedin cinsel organına geçirip ustaca dikti. Özellikle kıllı bir bölgeden açtığı deliği de maharetle diktikten sonra cesedi teşrih masasından alıp ona kendi yabanlık elbiselerini giydirdi. (Anar, 28)
Sonra, gelen yeniçeriler cesedin sünnet derisinin yerinde olduğunu ve Kubelik'in dua okuduğunu görmeleriyle bunun basit bir cenaze vakası olduğunun düşünerek orayı terk etmişlerdir. Kubelik kendini attığı bu gerçek üstü serüvenin en sonunda, insan atlasına ilişkin bilimsel merakını da hayatıyla ödemektedir. Ebrehe'nin de anlattığı gibi:
"Bilme tutkusu insanları nasıl bir sona sürüklüyor. Görmek, duymak, bilmek ve öğrenmek isteyen şu zavallı cerraha gösterilmeyen saygı, sadece karanlığı, soğuğu ve sessizliği algılayan ve hiçliği bilen bir cesede gösteriliyor. Onu katleden bu insanlar evlerine döndüklerinde belki de çocuklarına Kubelik'in acı sonunu ibretle anlatacaklar ve bilginin tehlikelerini birer birer sayacaklar." (Anar, 163)
Sonuç olarak Ebrehe'nin de kısaca anlattığı toplum, bilgiye düşmandır ve inançlı Kubelik bu duruma ve günah olmasına rağmen insan vücudunu keşfetmekten yılmamış ve bilgi arzusuyla gerçek üstü kişiliğini yansıtmıştır. Bunun yanısıra alışkanlığı olan içki, bilgiye vazgeçemediği ulaşma arzusu, hırsı ve bunun için ölüme göze alması da onu, insan doğasının vazgeçilmez özelliklerini yansıtarak hayal ürünü olmaktan çıkarmıştır.
Kendi hayal dünyasını yaratıp onu gerçek olarak benimseyen bir kişi de Alibaz'dır. Uzun İhsan efendinin yeğeni Arap İhsan'a ganimet olarak düşen bir esir olan yedi yaşındaki yaramaz Alibaz, Arap İhsan'ın İstanbul'a dönmesiyle Uzun İhsan Efendi ve Bünyamin ile kalmaya başlar. Geceleri uyuyamadığından Uzun İhsan'ın aksine düş görememektedir ama yine bu yönden düşler kadar renkli bir gerçeklik içinde yaşamaktadır.
"Uyku nasıl bir şeydi? Hepsinden önemlisi rüya diye bir şey gerçekten var mıydı ve insanlar onu sahiden görebiliyorlar mıydı? Çok eğlenceli olduğu kesindi. Fakat o, rüya görebilmek için uyumak zorunda olduğunu da biliyor ve her gece yatsı ezanından sonra er ya da geç günün birinde uyuyacağı umuduyla yatağına yollanıyordu. Onun dünyasına aşina olmayanlar, rüya göremediği için üzülen bu oyunbaz çocuğun aslında alacalı düşler kadar renkli bir alemde yaşadığını nerden bilebilirlerdi?" (Anar, 23)
Uzun İhsan Efendi tarafından, tüm efsane kitaplarını zevkle okuyup bitirmiş, hayalperest bir hocaya teslim edilen Alibaz, düşman okulun çocuklarından dayak yiyip onlardan intikam alması sayesinde, hocası tarafından Turan kahramanı Efrasiyab'ın hikayelerini okumaya hak kazanmıştır. Hikaye şöyledir ki, bir süre sonra Alibaz'ın da şahit olacağı bir durumu yansıtmaktatır:
"Dünyayı fethetmek üzere başkentinden ayrıldığında tam otuz yıl savaşarak bir kentin önüne gelmiş ve hemen muhasara emri vermişti. Kenti düşürmek için yıllarca savaştıktan sonra ansızın bir haberci çıkagelmiş ve kendi başkentinin yaman bir komutan tarafından fethedilmek üzere olduğunu bildirip hemen yanına gelmesi gerektiğini söylemişti. Efrasiyab yıllarca süren bir yolculuktan sonra başkentine döndüğünde buranın bir zamanlar muharasa ettiği kent olduğunu görüp , dünyanın yuvarlaklığına hükmetmişti." (Anar, 60)
Kitabın okunmasının bitmesiyle Alibaz ve arkadaşları dünyayı fethetmek ve kahraman olabilmek için hazırlıklara başlamışlardır. "Efrasiyab'ın kahramanlıkları düşlerin ayrılmaz parçası oldu. Mektepten çıkar çıkmaz Galata surları dışında bir arsada toplanıyorlar, ağaç dallarını eğip bükerek ateşte kurutup kirişler yapıyor, tavuklardan yoldukları tüyleri okların bağlayıp birer kahraman olmaya hazırlanıyorlardı." (Anar, 61).
Artık Alibaz'ın rüya görme umudunun yerini Efrasiyab olmak, gerçek dünyayı fethetmek ve kahraman olmak almaktadır. Artık o da her insan gibi büyük bir hırsla hayallerinin peşinden gitmeyi seçmektedir. Bununla beraber efsane olmaya, gerçek üstü özellikleriyle tanınmaya başlanacaktır. Surları deviren, askerlere kafa tutan, kentin tüm oyuncakçılarını ve şekercilerini talan eden bu çocuklardan oluşan ordu tam bir yenilgiyle karşı karşıyayken: "Alibaz tek başına düşman çadırının önüne geldi, ustura gibi keskin yatağanıyla birkaç darbede çadırı parçaladı. Hazine sandığının önündeydi. O günden sonra arkadaşları arasında bir efsane oldu. Ona, tek başına orduyu kaçıran yiğiti Alibaz, namı diğer Efrasiyab diyeceklerdi." (Anar, 63) Zaferler birbirini takip ettikçe artık çocukların varlığı etrafı etkilemeye başlamaktadır. Alibaz artık ordunun komutanı, düşlerinin ve gerçeğin kahramanı , büyük bir efsane olmaktadır. "(...) [Alemsattı] Kostantiniye'de dilencileri tehdit eden bir tehlikeyle de baş etmesi gerektiğinden bir hayli sıkıntılı görünüyordu. Bu tehlike, kendisine Efrasiyab diyen ve suç işlediği mahallere kendi el izini bırakan bir çocuktu." (Anar, 116). Artık Alibaz'ı diğer çocuklarlardan ayıran kahramanlığı, efsanesi ve bir var oluş nedeni vardır. Meyhanenin gedikli demkeşinin anlattığı hikayelerden biri olan Mutsuz Çocuk gibi Alibaz da artık gerçek üstü özelliklere sahip bir çocuktur. Onu mitik yapan, bir türlü uyuyamamasından dolayı rüyalarını sadece gündüz yaşayabilme şansı olmasıdır. Bu da ona kahraman olabilme hırsını veren kendi doğasının bir parçasıdır. Alibaz, Mutsuz Çocuk gibi efsaneleştirilip ama hayran olduğu Efrasiyab gibi başladığı yere dönüp büyük bir iniş yaşayarak, Ebrehe tarafından bir zehir içilerek, sonsuza dek uyutularak kahramanlığı yarıda kesilip, bir efsane karakterine uymayacak bir son yaşamıştır. Bu da, Alibaz her ne kadar büyük bir hırsa, bir arzuya sahip olsa da yaşadığı son, onun gerçek üstü karakterinin insan doğasının bir parçası olduğunu göstermektedir. Ayrıca, göstermiş olduğu şiddetin, onun kısıtlanmış dünyasına gösterdiği tepkisi olmasıyla, bu durum onun da her insan gibi sınırlılık içerisinde insan doğasının varlığı aşma isteğini yansıtmaktadır.
Toplumun da yansıttığı gibi insanlar efsaneler yaratmaya, insanları mitleştirmeye çok yatkınlardır. Böylece kendilerinde yanıtlayamadıkları soruları bu yolla cevaplandırarak kendilerini var etmektedirler. Alibaz'ın ve Kör Uzun İhsan Efendi'nin efsaneleştirildiği, eseri oluşturan birçok sarmal öyküde anlatılan rivayetler gibi toplum, bu konuda kendini büyük bir miktarda geliştirmektedir. Bu, insanların hayalini kurdukları gerçeklere duydukları ihtiyacı yansıtmakta ve bu ihtiyacın üstesinden gelmek sebebiyle insanların kendilerini var etmek için başvurduğu yolların darlığını belirtmektedir. Örneğin çoğu insan Alibaz gibi askere karşı çıkmaya cesaret edemez, Ebrehe gibi insanları kontrol altında tutmanın gerektirdiği sorumluluklarla başa çıkmayı ve Kubelik gibi bilgi tutkusuyla ölmeyi göze alamaz. Bu karakterlerin hepsi toplumun onları mitleştirmeye itecek kadar gerçek üstü özelliklere sahiptir ama aslında onları efsaneleştiren bu özelliklerin var olma nedenleri sadece, insan doğasının parçası olan bazı duygulara, olması gerektiğinden fazla sahip olmalarından ve bunların, onların hayatını yönlendirmelerine izin vermelerinden kaynaklanmaktadır.
SONUÇ: İhsan Oktay Anar "Puslu Kıtalar Atlası" adlı eserinde Uzun İhsan karakterinin, oğlunun dünyayı tanıması için düşlediği dünyada yaşayan karakterler, kendi içlerinde arayış içerisindedirler ve bu durumları kişiliklerini oluşturan gerçek üstü özelliklerle yansıtılmıştır. Alibaz dünya kahramanı olma arzusuyla, Kubelik insan atlasını çıkarmak için bilgi arayışıyla ve ona ulaşma arzusuyla, Ebrehe ölümden kaçmak için sonsuzluğa ulaşma çabasıyla ve Uzun İhsan Efendi dünya atlası çizme isteğiyle kendilerini farklı yollarla var ederek kendi karakterlerindeki gerçek ötesi özellikleri yüzüstüne taşımışlardır. Alibaz, rüya göremiyor olmanın getirdiği yaşamındaki düş kısıtlılığıyla, bir dünya kahramanı olarak yani düşlerin kendisi olarak başa çıkmak istemektedir. Böylece, ünlü olmasıyla onu sınırlandıran dünyayı bir düş olarak görüp ona tüm şiddetini akıtacaktır. Bu da onun gerçek üstü özelliklere sahip olduğunu göstermekte olduğu kadar insan doğasını fazlasıyla yansıttığının göstergesidir. Kubelik'in içinde bulunduğu durum ise meraklılığı sayesinde dayatılan bilgilerden kaçarak yeni bilgiye, yeni dünyalara kapı açmaya çalışıyor olmasıdır. Bilgiye ulaşmadaki hırsı ve bu yolda gözünün hiçbir şeyi görmüyor olması onun gerçek üstü duygular içinde olduğunu gösterdiği kadar, bir insanın doğasının ulaşılmak istenen arzular karşısında nasıl şekillenebileceğini göstermektedir. Ebrehe ise ölüm korkusundan, sözde yaklaşmakta olan dünyanın sonundan, sonsuzluğa yani ölümsüzlüğe ulaşarak kaçmayı ve ona dayatılan dünyayı aşmayı, korkusunu yenmek için diğer insanları köleleştirerek ulaşmayı planlamaktadır. Gücü elinde tutarak yaşam ve ölümün içiçe olması gerçeğinden kaçmaktadır. Böylece diğer insanlar tarafından korkulan, yüce olarak görülen Ebrehe'nin de aslında her insan gibi yüzleşmekten korktuğu cezadan, gerçek üstü yöntemlere başvurarak kaçtığı ve buna hakim olan çaresizliğinin, insan doğasının korkuya olan tepkisi olduğu görülmektedir. Uzun İhsan Efendi ise yaşadığı dünyanın sınırlılığı nedeniyle sıkışıp kaldığı iç dünyasını, varlığı darlıktan alarak dışdünyaya taşımıştır. Buna ulaşmak için düş görmektedir ve düşünün gerçek kadar kısıtlı olmaması için kör olmayı seçmiş, düşü gerçek, gerçeği ise düş olmuştur.
Karakterlerde genel olarak görülen, yaşanan darlıktan ve kısıtlılıktan dolayı arayış içine girmelerindeki ana nedenler topluma hakim olan ekonomik, sosyal ve politik sorunlar gibi görünse de asıl neden karakterlerin benliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu durum da ekonomik olarak bağımsız yaşayan ve müslüman olan Uzun İhsan Efendi ile parasız ve müslüman olmayan Kubelik arasında görülmektedir: İkisi de ekonomik ve sosyal açıdan birbirinden farklı konumlarda olmalarına rağmen ikisi de arayış içersindedir; birinin dünya atlası diğerinin insan atlası yapmayı arzulamasıyla bilgi yüceltilir. Böylece asıl nedenin, bu arayışın asıl soyut nedeninin, hep arayışta olan insan doğası olduğu görülür.
Bu karakterlerin kendilerini var etme yolları bulmuş olması gibi, toplum da kendi içinde, kendini var etme yolları bulmaya çalışır. Gerçekten kaçmak ve sınırlandırılmış hayatlardaki sıradanlıktan kurtulmak için insanları mitleştirmek ve efsaneler yaratmak en belirgin var olma yolu haline gelmiştir. Ki bu kaçış da insanı insan yapan, zayıflaştıran en büyük özelliğidir. Böylece kaçışları var eden haller ve hallere yansıyan insanın zayıflığı da insanı gerçeğe ve dışdünyaya uzaklaştırmakta ve bunun sonunda insanı dışdünyadan yabancılaştırmaktadır. Böylece düş kurmak almıştır gerçeği yaşamanın ve kabullenmenin yerini.
Biz de kendimizi zaman zaman düşlerde bulan karakterleriz bu dünyada, ve belki de düşüyüzdür bir başka puslu dünyanın Efendisinin...
EKLER Makalede kullanılan ve terim anlamıyla verilen tüm "dünya" sözcükleri kitapta da Uzun İhsan Efendi tarafından kullanıldığı gibi küçük harfle yazılmıştır. Nedeni Uzun İhsan Efendi'nin de algıladığı gibi, onun düşleyebildiği Dünya'nın aslında onun iç dünyasının bir yansıması olmasıdır. Böylece, terim anlamından çıkmıştır. Örneğin "Oysa benim sana, düşlerimden başka verebilecek bir şeyim yoktu. O yüzden sana şimdi elinde tuttuğun kitabı verdim. Ama ne yazık ki Dünyayı gösteremedim. (.) Oysa dünyaya sırt çeviren benim gibi birinin zihninde Boşluktan başka ne olabilir." (Anar, 236) sözlerinde görüldüğü üzere ilk durumda Dünya oğlu tarafından düşlerinin bir parçası olarak görülemediğinden büyük harfle yazılmış, sonraki kullanımlarda ise dünyanın onun düşü haline gelmesinden dolayı küçük harfle yazılmıştır. Yeğeni korsan Arap İhsan Efendi tarafından dünya görüp gezilen keşfedilen bir yer olduğu için büyük harfle yazılmıştır:
" Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri görmeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi? '" (Anar, 21)
Bu sebeple eserde bitişik yazılması gereken "gerçek üstü" sözcüğü buna rağmen bilinçli olarak ayrı yazılmıştır. Böylece terim anlamından genelden özele geçiş sağlanmış, karakterler için kullanımda öznellik kazanmıştır.
KAYNAKÇA:
- Anar, İhsan Oktay. Puslu Kıtalar Atlası . İletişim Yayınları, 2000.
- "Leyla ile Mecnun". 8 Eylül 2003. <http://www.hekimce.com/konu.php?konu=1965>. 18 Şubat 2004.
- Yünlüel, Reha. "Bir Mahzun Ve Şaşkın Adamın Düşatlası Üzerine Öttürmeler". İmece, sayı:10 / nisan 1999. 20 Kasım 2003 http://web.archive.org/web/20010304025601/http://imece.org/arsiv/dusatlasi.htm. 1681, çünkü: " Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih'ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı ." (Anar, 13)
- 1684, çünkü: " Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata'da, Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? " (Anar, 237) Kitabın bitiş tarihi : 1992 (1992-308=1684)
- http://www.hekimce.com/konu.php?konu=1965.
Konu: Can Yücel'in şiirlerinde ironi ve imgelerin kullanımı.
Öğrenci Adı Soyadı: Doğukan Ulusoy
Aday Numarası: D-0811023
Rehber Öğretmen: Hülya Gülaç
Kelime Sayısı: 2,816
İÇİNDEKİLER
Özet.............................................................................3
İroni, İmgeler ve Anlatım (Giriş)..............................4
İroni, İmgeler ve Anlatım (Gelişme).........................6
İroni, İmgeler ve Anlatım (Sonuç)...........................16
Kaynakça.... ...............................................................17
Bu bitirme tezinde, Can Yücel'in "Alavara" adlı eserinde seçilen şiirlerinde ironi ve imgelerin toplumsal içerikli şiirlerine olan katkısı incelenecektir. Şairin kişiliği, dünya görüşü ve Türk edebiyatı içerisindeki konumu araştırıldıktan sonra ironi ve imgelerin şairin edebiyat anlayışında önemli bir yer tuttuğu gözlemlenmiş ve bu görüş ikincil kaynaklarla kanıtlanmıştır. Şair, özellikle devletin kötü işleyişi, aydınların duyarsızlığı, dış güçlerin ülke üzerindeki etkileri ve yaşam koşulları gibi toplumsal sorunları irdelediği şiirlerinde ironi ve imgelerden yararlanarak anlatımı kuvvetlendirmiş ve sanatsallaştırmıştır. Tezin gelişme bölümünde yukarıda belirtilen temalara ait on bir şiir incelenecek ve bu incelemede ironi ve imgelerin esere olan katkısı belirtilecek, aynı zamanda şairin seçtiği temada neden ironi ve imgelere başvurduğu belirtilecektir. Tezin sonuç bölümünde ise tezde incelenen şiirler doğrultusunda Can Yücel'in ironi ve imgelere genellikle yergi dolu toplumsal içerikli şiirlerinde yer verdiği ve bu iki söz sanatının şairin anlatımını kuvvetlendirdiği çıkarımları kanıtlanacaktır.
İroni, İmgeler ve Anlatım Giriş:
İroni, ya da Arapça' dan dilimize geçen şekliyle tariz bir sözün tam tersi anlamını ifade etmek için söylenen söz ya da bu tezatı oluşturan olaydır. Hayatın binlerce tezattan oluştuğu göz önünde bulundurulduğu zaman hayatın yansımaları olarak değerlendirilen sanatın ironiler barındırmadığını düşünmek çok anlamsız olur. İroniler gibi imgeler de sanatın her dalında karşımıza çıkan diğer bir öğedir. İmge, "Ortada açık bir uyaran olmadan eski bir duygusal, algısal yaşantının zihinde yeninden canlanan biçimidir"(Demiray, 461). İmgelerin sanat için önemli olmasının sebebi ise eseri inceleyenlerin , esere geçmiş birikimlerini aktarabilme imkanlarıdır. Tüm sanatlarda olduğu gibi edebiyatta da ironi ve imgeler önemli bir yer tutmaktadır. Türk edebiyatının eski devirlerinde bile özellikle hicvin olduğu her yerde ironi bulmak mümkündür. Divan edebiyatı ve halk edebiyatı karşılaştırıldığı zaman halk edebiyatının yergi ve ironi açısından daha zengin olduğu gözlemlenir. Bunun sebebi ise halk edebiyatının odağının halk olması ve halkın günlük yaşamında tezatlarla daha çok iç içe olması yatmaktadır. Cumhuriyet dönemi çağdaş Türk edebiyatı incelendiğinde bu edebiyatın Batı etkileşimine açık olduğunu fakat bir o kadar da özgün Türk edebiyatından izler taşıdığı görülmektedir. Bir sentez niteliği taşıyan bu edebiyatta ise ironin önemini yitirmediği görülüyor. Manzumlardan ziyade kısa cümlelerle geniş anlamlar, büyük çağrışımlar yaratmak zorunda olan şiirlerde, ironi hayatî bir görev üstleniyor. Bu önemin farkına varan şairlerimizden biri ise Can Yücel 'dir .Can Yücel şiirlerinde çoğunlukla toplumsal sorunları konu edinmiş ve ele aldığı temalara uygun düşmesi açısından halk dilini kullanmayı tercih etmiştir. Sorunların çoğunlukla bireylerden değil toplumlardan kaynaklandığına inanan Yücel; şiirlerinde toplumu aydınlatmayı ve bilinçlendirmeyi kendine amaç edinmiştir, bu amaç doğrultusunda şiirlerinde bolca mizaha ve yergiye yer vermiştir. Türk şiirine yeni bir bakış açısı kazandıran "Garip'' hareketi Can Yücel 'in şiir anlayışında önemli bir yer tutmaktadır fakat Yücel, Cemal Süreya'nın belirttiği gibi "Garip" teki ince ironi dozunu biraz yükseltmiş, şiirin yasaklarını hiçe indirgemiştir.''(Süreya,139) ve yine Süreya ' nın dediği gibi ''ironi belki şiirin en yüce aşaması değildir elbet ama ironiye şiirin belli bir gelişim düzeyinden sonra rastlanabildiği de bir gerçek''(Süreya,140). Bu gerçekliği Can Yücel 'in ilk şiirlerinden son şiirlerine kadar bütün şiirlerinde görmek mümkündür. Toplum hayatındaki çelişkilerin, tezatların şiirlerine yansımalarını belirtmek ve şiirlerindeki toplumsal öğeleri okuyucuya aktarılmasını sağlamaktır. Can Yücel'in bu amacı şairi toplumsal içerikli şiirler yazmaya itmiştir ve şair, toplumsal içerikli şiirlerinde eleştirel yaklaşımını ortaya koyarken ironi ve imgelere dayalı bir anlatım kullanmıştır. Can Yücel birçok şiirinde devletin tavrına, aydınların duyarsızlığına , dış güçlerin ülke üzerindeki etkilerine ve toplumun yaşam koşullarına eleştirel bir bakışla yaklaşmış ve özellikle bu temaları içeren şiirlerinde ironi ve imgelere başvurmuştur. Bu yazıda şairin "Alavara" adlı eserindeki yergi içerikli şiirlerinde anlatımı kuvvetlendirmek amacı ile ironi ve imgeleri nasıl kullandığı incelenmeye değerdir.
Gelişme: Devlet toplumsal hayatın şekillendirilmesinde büyük role sahip olan bir kurumdur. Devletin işleyiş tarzı ve aldığı kararlar toplum içerisindeki bireylerin hayatlarını doğrudan etkiler. Bu sebepten dolayı toplumsal çözümlerle, bireysel mutlulukların geleceğine inanan Can Yücel de toplumu ve toplumsal sorunları incelediği şiirlerinde devletin işleyiş biçimine ve olaylar karşında aldığı kararlara eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmış ayrıca bu yergi dolu düşünceleri okuyucu ile paylaşırken ironiler ve imgelerden yararlanmıştır. Örneğin " DOKUNMATİK DİGİTAL" adlı şiirinde şair, milletvekillerinin yargı önünde adeta bir dokunulmazlık zırhına büründüklerini belirtir ve bundan ötürü duyduğu rahatsızlığı ironik bir şekilde dile getirir.
" DOKUNMATİK DİGİTAL
Bâzılarının dokunulmazlığına dokunulacakmış
Bâzılarının dokunulmazlığı kaldırılacakmış
Deyip dururken meçhul ve malûm ağızlar,
Birden Hindistan'daki paryalar geldi aklıma
Hani şu menfur ve mekruh bellenip de
Kimsenin el sürmediği
En aşağılık işlere koşulan kast* var ya
İşte O.
Hadi onlar oldum-bittim dokunulmaz sayılmış,
Ya bizimkilere neresinden dokunacaksın ki ?
Bizimkilerin tutulacak yeri kalmamış ki , azizim ! "(Yücel,126)
Şairin dokunulmazlığın kaldırılmasından bahsederken kaldırılmak kelimesi yerine "dokunulmak" kelimesini seçmesi, okuyucuda ironinin önemli özelliklerinden olan zıtlık
hissinin oluşmasına sebep olmuştur. Başka bir ironik yaklaşımı şiirin son iki dizesinde
* Kast: Hindistan'da bulunan ve sınıf ayrılıklarına dayandırılan bir yönetim biçimi
bulunan "Ya bizimkilere neresinden dokunacaksın ki" ," Bizimkilerin tutulacak yeri kalmamış ki azizim ! " sözlerinde de gözlemleyebiliyoruz. İnce bir alay taşıyan bu sözlerde Can Yücel milletvekillerinin doğru, güvenilir bir taraflarının olmadığını vurgulamıştır. Şiir içerisinde ironilerin olduğu kadar imgelerinde büyük etkisi vardır. Şiirinde milletvekillerinin dokunulmazlığını Hindistan' da geçerli bir yönetim biçimi olan ve sınıf ayrımcılığına dayanan "kast" sistemine benzetmesi "kast" sisteminin barındırdığı birçok özelliğin birkaç kelime ile şiirine yansımasına neden olmuştur. Yani şairin bu tavrı bu sistemin işleyişini bilen bir okuyucunun; Can Yücel'in üstü kapalı bir şekilde sunduğu yöneticilerin halktan kopukluğunu ve halkın yöneticileri sorgulama hakkının elinden alınması mesajlarını kast sisteminin bu özellikleri barındırmasından ötürü kolayca kavranmasını sağlamıştır. Ayrıca "Dokunmatik" sözücüğü ile el sürmek arasında da bir ironik bağlantı vardır; halkın yönetici kesimden daha alt bir sınıf gibi görülmesini eleştiren şair yöneticilerin aşağıla |