Bilirsiniz ki bir pencere pek çok yere açılabilir. Bizim Penceremiz de duygularımıza, düşüncelerimize, umutlarımıza, gizli kalmış bütün bahçelere, kısacası bize açılıyor. Nasıl küçük bir pencere hayata bakışımızı değiştirip bizi mutlu edebiliyorsa; öğrencilerimiz de bize, Pencere'deki yazılarıyla aynı tadı, aynı mutluluğu vermektedirler.
Öğrencilerimizin yeteneklerini sınırlandırmayıp onları özgürce sergilemelerini sağlayan Pencere Dergisi'nin amacı, öğrencilerimize küçük yaşlardan itibaren edebiyat zevki ve edebî eser seçebilme bilinci kazandırmak, eserlere eleştirel bakış açısıyla yaklaşma becerisini geliştirmek ve yaratıcı yazı yazma yeteneklerini geliştirmelerini sağlamaktır.
Gördükleri manzara karşısında ağızları açık kaldı. Ağaçlara ne yapıyorlardı? Orman uçup gitmişti sanki yerine çukurlar ve yok olmuş bir orman gelmişti. Ormanın o romantik ve duygusal havası yerine acımasızlık girmişti işin içine. Eda ve arkadaşları bunun nedenini oradaki ağaçları kesen adamlardan birinden öğrendi. Sadece lunapark için güzel ağaçların kesilmesi acımasızlıktı. Lunapark yapımı için başka bir yer
bulamamışlar .....................................mıydı?
Tabii Eda ve arkadaşları için lunapark çok iyi bir fikir ve hoşlarına gidecek bir şeydi; fakat onlar doğadan yanaydı. Artık orası bir orman değildi. Oradaki yemyeşil ağaçlar kesilmiş ve minik su kuyusu bile yıkılmıştı. Eda'nın aklına bir fikir geldi ve hemen belediyeye bir mektup yazdı. Bu mektubun pek işe yarayacağını zannetmiyordu; ama üç gün sonra belediyenin gazetede bildirdiği haberi okuyunca Eda çok sevindi. Gazetede lunapark işleminin durdurulduğu ve herkesin fidan dikmek için ormana çağrıldığı yazıyordu. Eda ormanı eski haline getirebilmeleri için herkesin çok çalışacağından emindi.
Barış istiyorum dağda, ovada, akarsuda...
Barış istiyorum yurtta, cihanda, insanlarda...
İstiyorum, insanlardan oluşan
BARIŞ ÇİÇEKLERİNİ!
Dostluk, sevgi, kardeşlik...
Ne güzel duygular bunlar!
İstiyorum barışı,
BARIŞ ÇİÇEKLERİNİ!
Çiçekli çerçeveli penceremden dışarı.
Kara dumanlar yerine.
Kırmızı, yeşil, mor...
Annem söyledi değillermiş .
Kara dumanlar var yerlerinde.
Dumansız dünyalarda...
“Ya işte hayat bu.” dedi ninesi, Ayşe'ye. Ali kafasını kaldırdı, kulak kabarttı ne konuşuyorlar diye.
Ali'nin ninesi hoş kadındı. Nereden de bulurdu böyle sözleri: Güvenme varlığa düşersin darlığa. Ne demek istedi diye düşündü önce , sonra dayanamadı sordu:
-Nineciğim ne demek istedin? Merak ettim de. Ninesi güldü, başını okşadı Ali'nin ve anlatmaya başladı:
-Bir adam varmış, üç de çocuğu... Adam çok zenginmiş; çocukları da tembel... Babalarının paralarını yer, çalışmadan yaşarlarmış. Adam ne dediyse kâr etmemiş. Gün gelmiş adamcağız ölmüş. Ölmeden önce çocuklarını yanına çağırmış ve onlara:
-Bakın çocuklar, ben çok hastayım, günlerim sayılı. Bugüne kadar size hiçbir şey söylemedim. Benim malım, param hepimize yetti; ama sizler hazır yemeğe devam ederseniz, sonunda aç kalırsınız. Unutmayın hazıra dağ dayanmaz.
Çocuklar babalarının söylediklerini anlamamışlar ve hayatlarına aynı şekilde devam etmişler. Çalışmadıkları için gün gelmiş paraları bitmiş. Yavaş yavaş mallarını satmışlar; ama malları da tükenmiş. Zenginlik içindeki hayatları sona ermiş. İşte o zaman babalarına hak vermişler; ama ne işe yarar. Artık beş parasız, evsiz barksız kalmışlar.
-İşte, demiş ninesi. Az önce söylediğim sözler bunu anlatıyor. Sen sen ol hiçbir zaman mala, mülke güvenme. Çalış büyük adam ol. Bugünü yaşarken yarınını düşünmeyi unutma.
Eksik de kırpıyordu...
Ardından B geldi ve sonra C...
Noktalama işaretlerini de öğrenmişti.
Hepsini kullanıyordu; ama en çok soru işaretini...
Nedeni de basitti aslında.
Kocaman bir soru doldurmuştu.
Bütün vücudundaydı, bütün vücudunda.
Hatta adam gibi oturamıyordu bile.
Değil adam, insan yerine bile konulmuyordu ailede.
Birkaç yıl kadar...
Kafasında kurguladığı hain planları hemen uygulamaya koyan büyücü, bir büyü yaparak kendisini tıpatıp yoksul delikanlıya benzetmiş. Ertesi gün, güzel genç kızın yaşadığı köye varan büyücü , delikanlının odun kesmek için ormana gitmesini fırsat bilip genç kızın kapısını çalmış. Kapıyı açan güzel kız, kocasının geri döndüğünü sanmış ve büyücüyü eve almış. Çok geçmesen baltasını evde unutan delikanlı eve dönmüş. Delikanlıya kapıyı açan genç kız, bir içeriye bir 
kapıya bakıp ne yapacağını şaşırmış. Büyücü, yerinden fırlayıp kızın yanına gelmiş ve: “ Senin gerçek kocan benim. Kapıdaki bir sahtekâr olmalı! Hemen kov gitsin!” demiş. Asıl koca : “Gerçek kocanı tanımadın mı? Sahtekâr olan o.” diye cevap vermiş. Kime inanacağını şaşıran genç kız, ikisini de yanına alıp köyün ak sakallı bilgesine götürmüş. Bilge de biraz düşünmüş ve : “Her ikiniz de vereceğim çuvalı ormana kadar götürüp geri getireceksiniz.” demiş. Ağır çuvalı önce delikanlı sırtına almış, ormana götürmüş. Dönüşte yorgunluktan bitmiş bir halde kendi kendine: “Nereden geldi bu iş başıma? Ama olsun, karımı kaybetmemek için bu çuvalı on kez daha getirip götürmeye razıyım.” demiş. Taşıma sırası kendine gelen büyücü, çuvalı yüklenmiş ve yolda: “ Bu çuval da ne kadar ağırmış! Ama o dünya güzeli kızın benim olması için daha ağırını bile taşırım.” diye söylenmiş.
Ağır çuvalda yaşlı bilgenin yardımcısı varmış. Dönüşte duyduklarını bilgeye anlatmış. Bunun üzerine bilge de, ikiz gibi duran delikanlı ve büyücüye dönerek ikinci testi geçenin genç kızı alıp gidebileceğini söylemiş ve elinde duran küçük şişeyi göstererek: “ Kim bu şişenin içine girebilirse, genç kızın kocası odur.” demiş.
İyi yürekli delikanlı, şişenin içine giremediği için perişan olmuş. Kötü büyücü ise, büyülü bir söz söyleyip şişenin içine girivermiş. Bunu bekleyen bilge, elindeki tıpayla şişeyi kapatıp büyücüyü şişeye hapsetmiş.
Bütün ülke, büyüleri bilgenin tılsımlı şişesinden çıkmaya yetmeyen kötü büyücüden kurtulmuş. Birbirini çok seven güzel kız ile oduncu delikanlı hayat boyu mutlu yaşamışlar.
Bir sabah küçük kardeş, arkasında odun yüküyle ormandan eve dönüyormuş. Küçük kız, her gün bir ağaca yaslanır, dinlenmek için uyurmuş; fakat bir gün uyuyamamış; çünkü yanından geçtiği ırmak ona çekici
gelmiş. Bir ağaca yaslanıp ırmağı izlemeye başlamış; ancak renkli bir balık birden havaya sıçramış. Balığın üzerinde birçok renk varmış. Küçük kız balık tekrar sıçrasın diye ümit etmiş. Balık bir daha sıçrayınca elini uzatıp balığı tutmuş. Kız, ismi Putar olan balığı, oradaki bir mağaranın önündeki gölcüğe bırakıp eve gitmek için oradan ayrılmış; fakat Putar kendisini burada çok yalnız hissetmiş...
Küçük kız eve geldikten sonra yemeğinin yarısını yemiş, kalanını da Balık Putar'a götürmüş. Küçük kız: “Bak seni unutmadım yarın sana biraz daha yiyecek getireceğim.” demiş ve oradan ayrılmış. Balık Putar, pirinç tanelerini çok beğenmiş ve onları afiyetle yemiş.
Günler geçiyormuş ve küçük kız yemeğinin yarısını hep Balık Putar'a götürüyormuş. Balık şişmanladıkça şişmanlamış; kız da zayıfladıkça zayflamış. Ablaları bir gün küçük kardeşlerinin zayıflıktan öleceğinden ve onun yaptığı zor işlerin kendilerine kalacağından korkmuşlar. Bu nedenle, günlerden bir gün, kız kardeşlerden biri küçük kızın peşinden gitmiş. Küçük kız, balığın yanına gelince onu şarkıyla çağırmaya başlamış. Diğer kardeş küçük kızın kendi yemeğini Balık Putar'a verdiğini görmüş ve bu olayı diğer kardeşlerine anlatmış.
Acımasız ablalar, olanları öğrendikten sonra küçük kızı ormanın en uzak bölgesine göndermiş; Balık Putar'ı da yakalayıp ateşte pişirmiş ve bir güzel yemişler. Birkaç gün sonra balığı yerinden göremeyen küçük kız içinde büyük bir üzüntüyle evine gitmiş ve çok derin bir uykuya dalmış. Sabah olunca küçük kız, kırmızı horozun ötüşüyle uyanmış. Kırmızı horoz olan biteni ona anlatmış. Küçük kız, küllerin arasında Putar'ın bütün kılçıklarını bulmuş ve şarkı söylemeye başlamış: “Putar'ın yattığı yerde bir ağaç bitsin. Ağaç büyüsün göklere yükselsin. Döktüğü yaprakları prensler görsün, ağacın neden burada büyüdüğünü anlasın...”
Yaşadığı bu olaydan sonra küçük kız daha güçlü ve daha dirençli olmuş. Balık Putar'ın kılçıklarının olduğu yerde de yeşil bir ağaç bitmiş. Küçük kız her gün o ağacın altında dinlenir ve küçük balığı hatırlarmış. Bu ağacın yaprakları ipekten, çiçekleri altından, meyveleri pırlantadanmış.
Bir gün, kuvvetli bir rüzgâr esmiş ve ağacın ipek yaprağını başka bir adaya götürmüş. Bu adanın prensi yaprağı fark edince gece gündüz yaprağın ağacını aramaya başlamış. Altı kardeşin olduğu adaya gelmiş ve diğer kız kardeşlere bu ağacı sormuş. Kızlar ağacın nerede olduğunu bilememişler.
Prens ormanda dolaşırken orada ağacı görmüş. O sırada ağaç eğilmiş; küçük kıza meyvesinden veriyormuş. Bunu gören prens, küçük kıza âşık olmuş; kızı ülkesine götürüp ailesi ile tanıştırmış.
Prens ile küçük kız o adada evlenmişler ve oraya Putar Adası denmiş. Küçük kız ve prens sonsuza dek mutlu bir şekilde yaşarlarken diğer kardeşler, kendi işlerini kendileri yapmayı öğrenmişler.
Gökten üç elma düşmüş; biri prense, diğeri prensese, üçüncüsü de siz okuyanlara... Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
Masmavi ve ayna gibi denizinden.
Arabaların, vapurun ve rüzgârın sesini.
Yaşayamıyorum.
Şile'deki güneşin ile.
Öğreneyim diye...
Arkamda adalara bakıyorum.
Sanki kendimi görüyorum.
İçinde sağlık ve mutluluk olan bu şehri.
Ben “melekler şehri” sanmıştım kendisini.
En büyük Anadolu Hisarı'na.
Sevindim birden şehrim adına.
Birden gururlandım burada yaşadığıma.
Görmeden duramadığım tek yersin.
Merak etme, hep kalbimdesin.
Herkesin içini ısıtacak.
Yansıyan ışığı perdeler...
Pembeler arasında sarı güneş.
Gülümser dağlara.
Rüzgâra fısıldar.
Beyaz martılar güneşe akar. ccccccccccccccccccccccccccccccccccMiray Zeynep Özbay 6/A
Dalgalarla yuvarlanır.
O akşam sahili arar.
Trafiği gelir aklıma.
Babalar eve stresli gelir adeta.
Haydarpaşa gelir aklıma.
Gelip gider adeta.
Boğazı gelir aklıma.
Kadıköy gelir aklıma.
İstanbul'u dolaşır adeta.
Yoktun İstanbul.
Sen ki yüzlerce şehirsin.
Kimi unutur seni.
Ne olur! Küsme İstanbul.
Vapurların düdüklerini dinliyorum.
Sevinç çığlıklarını duyuyorum...
Denizi seyrediyorum.
Kalabalığı fark ediyorum.
İstanbul'da yaşamanın mutluluğu var...
İdil Peremeci 6/E
İSTANBUL
Bir şehir düşünüyorum,
Soğuk kış günlerinde...
Rüzgârın kemanını çaldığı,
Yağmurun şarkı söylediği,
Pencereler önünde...
Bir şehir düşünüyorum,
Kilisesi, camisiyle...
Ayasaofya'sıyla, Sultanahmet'iyle,
Kahvesiyle, balık ekmeğiyle...
Bir şehir düşünüyorum,
Adalarıyla, çay bahçeleriyle...
Harem'de “ Kız Kulesi”
Boğaz'dan kalkan gemileriyle...
Bir şehir düşünüyorum,
Görülmemiş güzellikleri,
Tarifsiz yerleriyle,
Adı İstanbul olan...
Kadir Cem ARIKAN 6/G

Burcu Hadimoğlu 6/E
İSTANBUL'U SEVMEK
Öyle sevmişim ki,
Kuş olmuş, açmışım kanatlarımı
Süzülüp inceden
Delip geçmişim gökyüzünü.
Aşıkmışım, susmuşum...
Haykırsam, yankılanacakmış sesim yedi tepede;
Ama martıları korkutmak
Gelmemiş içimden...
Güzelmişim, hem de fazlasıyla
Ağlatmışlar, çatılmış kaşlarım...
Görmesin beni İstanbul; o da üzülmesin diye
Ellerimle gizlemişim yüzümü...
İstanbul'a benzemek istemişim
Martılar salmışım gün batımına
Aşk acısı nakşetmişim her gencin bağrına;
Ama kendimi kahrolmaktan alamamışım...
Yağmur olmuş gözyaşlarım
Yollardaki çukurlara dolmuş damlalarım
Martılarım ıslanmış, üşümüş kedilerim
Üzülmeyen bir şairlerim kalmış.
İstanbul'u sevmişim
Şaşkınlığım susturmuş beni
Lanetlemiş suskunluğumu İstanbul
Martı olmuşum, şair olmuşum
İstanbul'a dair her şey olmuşum da
Bir İstanbul olamamışım.
Meriç Zeynep BİÇER 7/C
KAYIP BİR UÇURTMANIN İSTANBUL ANILARI
Gökyüzüne bak evlat,
Ben gökyüzünde
Kırmızı ve eski,
Bir İstanbul uçurtmasıyım!
İstanbul'da görmediğim yer yok,
Kız Kulesi'nde Nâzım,
Sokaklarda arnavut kaldırımları vardı.
Yerebatan'dan demir para,
Galata'dan taze balık toplarım çocuk!
Asya Borahan 6/D
Ayasofya'yı karış karış gezdim evlat,
Dolmabahçe'yi hüzünle doldurduklarında,
10 Kasım'dı İstanbul'da!
Sorma çocuk sorma, çok dertliyim,
Kadıköy'deki Boğa'nın
Keskin bakışlarından kaçıyorum;
Kayıp bir uçurtma edasıyla!
Oktay Rıfat'ın güverciniyle tanıştım
İstanbul meydanlarında,
Güvercin ne diye sorma çocuk,
O, pencerenin önünde kopan alkış sesidir!
Kukuletalı palyaçolardır en sevdiklerim,
Horoz şekerleriyle
Sirklerde tango yaparlar!
Moda İskelesi'nde
Akordeon seslerine de karıştım,
Sessizce uyuyakaldığım da oldu
Denizin ılık yorganında.
Dilara Erol 6/G
Kışın İstanbul beyaz bir gelindir,
Yazın briyantin sürülmüş bir tutam sarı saç,
Dört mevsim İstanbul'un hali bir başka oluyor evlat!
Kör maniciler vardır İstanbul'da,
Beyaz tavşanlarıyla,
Bir avuç talih dağıtırlar
İstanbul'a.
Sen kimsin diye sorma evlat,
Ben gökyüzünde
Kırmızı ve eski,
Kaybolmuş bir İstanbul uçurtmasıyım!
Fırat AKOVA 7/D
Hayal mi, Gerçek mi? Neredeyim?
Geldim Amerika!
Dayıma kavuşuyorum, artık. Ben geliyorum dayı! Bugün Haziran'ın 21'i, bavulumu hazırlıyorum; çünkü annem, kardeşim ve ben yarın Amerika-Boston'a gidiyoruz.
Uzun yıllardır Amerika'yı görmemiştim. Bir ay boyunca orada kalacağız. Sabah erkenden uyandım, saat 03.00 gibiydi. Havaalanına doğru yola koyulduk. Saat 06.30 gibi de uçağımıza bindik. Yolculuk on altı saat sürdü. Uçakta televizyon izliyor, müzik dinliyor, yemek yiyor, bulmaca çözüyor ve uyuyorduk. 16 saat sonra uçaktan inince dayım bizi karşıladı.
İlk hafta sonunda dayım söz verdiği gibi beni yaz kampına gönderdi. Kampı çok seviyordum. Birçok arkadaş edindim. Bunlar: Michael, Colleen, TJ'ydi. Bazı arkadaşlarım siyah tenli, bazıları ise beyaz tenliydi. Irkçılık yoktu. Kampta futbol, basketbol, paint-ball, kickball gibi aktivitelerde bulunduk. Yaratıcı çalışmalar da yaptık. Ayrıca her gün büyük bir gölde yüzüyor, kano ve yelken yarışları yapıyorduk. Kamptan sonra eve dönüyor ve dışarıda dayımla basket maçı yapıyordum.
Hafta sonları ise eğlence merkezlerinde, parklarda, plajda, hayvanat bahçelerinde geziyor ve tarihi yerler de dahil olmak üzere birçok yeri dolaşıyorduk. Dört Temmuz kutlamalarına da gittik. Hayal ötesi bir havai-fişek gösterisi vardı. Eğlence merkezi olarak lunaparklara gittik. Lunaparklar harikaydı. Parklarsa sakin ve dinlendiriciydi. En güzellerinden biri ise, plajdı: Surf yapmayı öğrendim; dev dalgalarda yüzdüm. Hayvanat bahçeleri ise, birçok hayvanla doluydu. Ayılar, zürafalar, zebralar, madagaskar maymunları, gergedanlar, çitalar, leoparlar ve daha birçok hayvan vardı. Bunların dışında sinemaya da gidiyorduk. Tarihi yerler olarak ise; binaları, müzeleri ve İngilizler'in Amerika'ya ilk ayak bastığı Plymouth kayasını gördük.
Üç hafta da böyle geçti. Son gün gelmişti. Tek üzücü gündü bu. Dayım ve yengemle vedalaşıp uçağa bindik ve İstanbul'a döndük. Babamı özlemiştim. Amerika düzgün planlanmış bir ülkeydi. Şimdi ülkelerin ne gibi farklılıkları olduğunu anlıyorum. Türkiye'de görülmeye değer pek çok doğal güzellik var; fakat sanırım tek eksiğimiz bu güzellikleri layıkıyla tanıtmamız.
Uras AKALIN 7/C
BERGAMA'DA BİR GÜN
Sıcaktır İzmir'in temmuzları. O kadar sıcaktır ki, gözünüz deniz ve su dışında bir şey görmez. 2004 yılının temmuz ayının bir günü, ailemle denize girmek yerine gezmeyi tercih ettik.
Bindik arabamıza ve düştük yollara. Aslında İzmir'in Dikili İlçesi ile Bergama arası çok uzak değildir. Ben de bu kısa yolculukta sıkılmamak ve Bergama'yı tanımak için “Bergama Gezi Rehberi”ni açtım. Önce fotoğraflara baktım. Aniden rehberde geçen bir cümle ile irkildim: “ Bilinen ilk dik tiyatro Bergama Akropol'dedir.” Merak etmiştim şu Akropol'ü doğrusu. Merakımı gidermek için Akropol resimlerine baktım. Akropol'ün o eşsiz mimarisini daha o anda fark ettim.
Bergama'ya vardığımızda saat bire yaklaşıyordu. Doğrusu zamanın geçmesini pek istemiyordum; çünkü Bergama denilen yerin anlatılmaz bir çekiciliği vardı. Sanki tarih kokuyordu. Önce Bergama'nın ne anlama geldiğini öğrendim: “Günümüzdeki Bergama adının kökeni, antik adı Pergamon sözcüğünden gelmektedir. Efsanevi anlatılarda, bu antik yerleşim, adını mitolojik
kahramanlardan Neoptolemos'la Andromakhe'nin oğulları Pergamos'tan almıştır.” (Bergama Gezi Rehberi, Revak Yay., sayfa 3)
Gezinin ilk durağı İskender'in Kilisesi'ydi. İnanılması çok güç olan ve mimarisinin çoğunda, günümüz teknolojisiyle bile çözülemeyen sırları olan bu kilisede (çok eskilerden kalma olduğu ve bir sır perdesi olarak kaldığı için burasının eski bir Yunan Tapınağı mı yoksa kilise mi olduğu bilinmemektedir.) altı adet tünel vardır. Çeşitli yerlere serpiştirilmiş olan bu tünellerden yeraltı şehirlerine inilmektedir.
Evet, sonunda gelebilmiştik! İşte o ihtişamı ve eşsiz mimarisiyle Akropol karşımda duruyordu; ama şunu söylemeden geçemeyeceğim: Akropol tek parça halinde karşımda değildi! Nedenini sordum. Cevabı basit; ama çok üzücüydü: Akropol'ün kazıları sırasında bir gece iki dolandırıcı, kazıcı kılığında enkazlara girerek birçok değerli parçayı çalıp kaçmıştı.
Hemen gezmeye başladım. İlk olarak tiyatroya gittik. İnanılmaz dik merdivenler, mermer taşlar ve harika bir manzara vardı. Söylentilere göre, bu tiyatroya tam iki bin insan sığabilirmiş. Bu bilgi benim çok ilgimi çekmişti. Eğer bu söylentiler doğruysa, Yunan Uygarlıkları'nın mimaride ne kadar gelişmiş olduğu anlaşılabilir. Daha sonra Zeus Tapınağı'nı, Adak Bahçesi'ni ve Tanrılar Bahçesi'ni gördüm. İki saatte Akropol'ün sadece dışını gezebilmiştik. Şimdi sıra içerideydi. Hâlâ sırrı çözülemeyen üç su deposu vardı. Bunlardan birisiyle aniden Adak Bahçesi'ne çıkılıyordu.
Akşam olmuş, karanlık yavaş yavaş çökmeye başlamıştı. Ayrılık vakti gelmişti. İçimde hafif bir burukluk vardı. Ayrılmak istemiyor; biraz daha incelemek istiyordum Bergama'yı. Ancak, başka bir tatilde tekrar buraya geleceğimi biliyordum. Bu nedenle, atladım arabaya. Zeus bana el sallıyordu...
Uğur Kaan KALEM 7/C
OLİMPOS GEZİSİ
Olimpos şehri, Antalya'nın biraz dışında antik bir kenttir. Bu kent Lidya adlı antik şehrin en önemli bölgelerinden biridir.
Kent, küçük bir derenin etrafına kurulmuştur ve yeşil bir alan içerisinde yer alır. Kente yaklaştıkça tepelerde lahitler dikkatinizi çeker. Bunlar büyük bir yaşanmışlığın kalıntılarıdır. Öyle büyüktürler ki, kimi zaman ölü bir insanın evi gibidirler..
Pek de büyük olmayan şehir aslında çökmüş bir devletin simgesidir. Anfiler, taşlar, patikalar hepsi o şehrin parçalandır.............................................................................
Olimpos'ta gecelemek isterseniz ağaçların üstüne kurulmuş tahtadan evlerde kalma zevkini tadacağınızdan eminim. Ağaç evlerden denize ulaşmak için dar ve çok uzun olmayan bir patikayı takip etmelisiniz. O patika altı taş döşeli ve üzerinden su akan bir patikadır. Su ayaklarınızın ancak altını ıslatır, o da sıcak yaz gününün bunaltıcılığını atar üzerinizden. Kumsal taşlarla doludur. Bir kum taneciği bulmak mümkün olmaz bu sahilde. Deniz ise yaz olmasına rağmen buz gibidir. Ölüm soğuğu nakşeder derinize. İsterseniz koyun sınırında kayalıklara botunuzla geziye gidebilirsiniz.
Belki tatilinizin ilk günüdür; ama siz şimdiden hayatınızın en güzel gününü kaplumbağa yavruları, ağaç evler, ayağınızın altındaki su ve bin yıllar önce yaşanmış bir yerde bulunmanın verdiği yaşam sevinciyle geçirmişsinizdir. Aynı günün gecesini de, kaldığınız yerin etrafında yakılmış ateşler arasında plaj voleybolu oynayarak geçireceksinizdir. Belki de Öküz Bar'a bir iki yudum içki için uğrayacak sonra da merdivenlerle tırmanıp tek odalı ağaç evinizde sabaha kadar deliksiz uyuyacaksınızdır. Sabah ise, sizi uyandıracak olan günışığı, omlet kokusu ve tabii ki, insan gülücükleridir.
Meriç Zeynep BİÇER 7/C
ÇOCUKLAR ARASINDA
Dostoyevski
Dostoyevski'nin Çocuklar Arasında adlı eserinde, çocuklar ve onların arasındaki ilişkiler konu edilmektedir. Eserde; iyilik, yardım, acıma, yoksulluk ve çaresizlik gibi temalar işlenmektedir. Dostoyevski eseriyle, bu temaların çocuk ruhundaki etkilerini yansıtmaktadır.
Eser aynı çevrede yaşayan, aynı okulda okuyan çocuklar arasındaki kavgaya şahit olan Alyoşa isimli kahramanın bu olayların nedenini öğrenme isteği ile başlar. Gelişme bölümünde, İluşa'nın babasının Dimitri Karamozov (Alyoşa'nın ağabeyi) tarafından aşağılanması ve aynı dönemde İluşa'nın köpeğine istemeden yapmış olduğu eziyetten dolayı vicdan azabı duyarak hastalığının iyice ilerlemiş olduğu anlatılmaktadır. Sonuç bölümünde ise, Alyoşa'nın bütün bu olanlardan kendini sorumlu tutarak İluşa için elinden gelen her şeyi yapması, herkesin çabalarına rağmen İluşa'nın hastalığının ilerlemesi anlatılmaktadır. Eserin sonunda İluşa'nın ölümü açıkça belirtilmemektedir.
Eserdeki ana karakter İluşa'dır. İluşa; ufak tefek, zayıf bir çocuktur; ama eser onun aşırı gururlu, kafa tutan, boyun eğmeyen özellikleri üzerine kurulmuştur. Bütün bu özelliklerinin yanında İluşa'nın duygusal bir tarafı da vardır.
Eserin diğer karakterleri ise, Kolya ve Alyoşa'dır. Kolya; babasız büyümüş ve annesinin gereğinden fazla ilgi gösterdiği bir çocuktur. Dik kafalı, zeki ve biraz da kibirli olmasına rağmen iyi bir arkadaştır. Kitap okumayı çok sever. İyi niyetli bir insan olan Alyoşa ise, yaşanan durumlardan her zaman kendini sorumlu tutar ve İluşa için elinden geleni yapmaya çalışır. İluşa'nın hasta olduğu dönemde onun moral bulması için arkadaşlarını İluşa'yı ziyaret etmeleri konusunda ikna edecek kadar iyiliksever biridir.
Eserdeki olaylar, Rusya'da küçük bir semtte geçmektedir. Genelde fakir insanların yaşadığı bu bölgedeki çocukların yaşantısının, kısa bir dönem içinde (büyük bir ihtimalle kış mevsiminde) geçtiği anlaşılmaktadır.
Yazar; kısa, sade ve anlaşılır cümleler kurmuştur ve eserdeki olaylar üçüncü tekil şahıs tarafından, geçmiş zamanda anlatılmaktadır.
Eserin içeriği, başlığından da anlaşılabileceği gibi çocuklar arasında yaşanan olayları anlatmaktadır. Bu nedenle, eserin başlığı ve içeriği bağlantılıdır.
Çocukların arkadaş ilişkilerini ve yaşadıkları olayları konu alan Çocuklar Arasında ; nefret, iyilik, yoksulluk ve ölüm gibi durumları çocukların gözünden anlatmaktadır.
Ecenur ÜSTÜN 6/C
MARTI JONATHAN LIVINGSTON
Richard Bach
Martı Jonathan çok hırslı, azimli ve çalışmayı seven bir martıdır. Arkadaşlarından dışlanacağını bile bile yemek bulmak için değil, uçmayı zevk ve başarı haline getirmek için uçar. Her zaman daha ileriyi hedefler. Hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmaz; risk alır. Diğer martıların yemek yiyerek boşa zaman geçirdiklerini düşünür. Jonathan sınır tanımayan, kendini tanıyan ve kendisini her an geliştirme çabasında olan bir martıdır. Hiçbir zaman denemekten korkmaz, öğrenme hırsı vardır. Jonathan Livingston, diğer martı arkadaşlarından daha farklıdır; çünkü sadece Jonathan'ın uçma tutkusu vardır. Diğer martılar yemek için uçarken, Jonathan sevdiği işi yapmak ve öğrenmek için uçar.
Yazar, Jonathan'ı özgür insanın sembolü olarak yaratmıştır. Kitaptaki olaylar, insan yaşamıyla bağlantılıdır. Örneğin; insanlar nasıl kurallara uymayıp cezalandırılırsa, Martı Jonathan da yaşamın kurallarına uymayıp Sarp Kayalıklarda sürgüne gönderilmiştir... Ancak, Jonathan orada kendi dünyasını, yazarın deyişiyle kendi “cennet”ini yaratmıştır. Onun cenneti “özgürlüğü ve öğrenme çabasını” oluşturur. Ayrıca Jonathan öğrenmeyi seven bir martı olduğu için, uçmanın inceliklerini bilmek ister; kendisini her an geliştirmeyi ve asla boşa zaman geçirmemeyi hedefler.
Martı Jonathan'ın kendisi gibi düşünen birçok arkadaşı vardır. Bunlardan biri Chiang'dir. Chiang onun arkadaşı değil, öğretmeni sayılır. Chiang yaşlı; ama hiçbir şeyden yılmayan bir martıdır. Onun da Martı Jonathan gibi uçma tutkusu vardır. Jonathan'a bütün teknikleri, uçma becerilerini o öğretmiştir. Yaşlı martı Chiang, Jonathan'a en büyük desteği verir. Jonathan kendini geliştirdikten sonra küçük martıları uçmaya hazırlamıştır. Bu öğrencilerinden Kirk, Maynard ve Fletcher en başarılı öğrencilerindendir. Onlar da Martı Jonathan gibi aynı felsefeye sahiptir.
Sarp Kayalıklar, deniz kıyısı, liman, gökyüzü ve cennet kitaptaki mekânları oluşturur. Jonathan'ın sürgüne gönderilmesi, sarp kayalıklarda; diğer martıların yemek araması, liman ve deniz kıyısında; bütün martıların, özellikle de Jonathan'ın, uçma denemeleri yapması ise gökyüzünde gerçekleşir. Cennet ise, Jonathan'ın kendi dünyasını sembolize eder.
Yazar kitaptaki zamanı bize ayrıntılı olarak anlatmamıştır; fakat Jonathan bütün uçma denemelerini, gece ve gündüz yapmıştır.
Kitaptaki öyküleme ve betimleme anlatım biçimlerini, diyaloglar ve monologlar ise anlatım tekniklerini oluşturur. Kitaptan betimlemeye uygun bir alıntı yapılabilir: “Durgun denizin minik dalgacıkları üzerinde, güneşin altın gibi ışıldadığı pırıl pırıl bir sabahtı. Öyküleme olarak ise “Sahilden bir mil uzaklıkta, denizi kucaklarcasına ilerleyen bir balıkçı teknesi, martılara kahvaltı zamanının geldiğini haber veriyordu. Binlerce martı, bir lokma yiyecek için mücadeleye girişmişti bile. İşte zor bir gün daha başlıyordu...” alıntısı yapılabilir. Kitapta diyaloglara çok sık rastlanır.
Eserde vurgulanan, insanın ancak azimle çalışırsa ve sabırlı davranırsa başarabileceğidir. Önümüze çıkan engeller aşılarak amaçlara ulaşılabilir. Hiçbir şey hayal olarak görülmemeli, hiçbir şeyden umut kesilmemelidir. Yapılan iş zevkle yapılırsa, daha başarılı olunabilir.
Nazlı AVŞAROĞLU 7/F
KENYA'YA YOLCULUK
Gülten Dayıoğlu
Gülten Dayıoğlu'nun Kenya'ya Yolculuk adlı kitabı, dünyadaki değişik yerleri gezerek bu yerleri edebi bir dille kaleme alan yazarın, gezi dizisinden bir eseridir. Kitapta, değişik bir bitki örtüsüne sahip, vahşi hayvanların bulunduğu ve değişik kabilelerin yaşadığı bir Afrika ülkesi, Kenya anlatılmaktadır.
Kitap; Kenya'yı, doğasını ve burada yaşayan hayvanları bize tüm açıklığıyla somut olarak göstermektedir. Yazarın bu ülkeyi gezerken sıkça safari yolculuklarında bulunması, okuyucunu doğa ve vahşi hayvanların yaşayış tarzlarıyla ilgili bilgi sahibi olmasını sağlamaktadır.
Orta Afrika'nın doğusunda av beldesi olarak bilinen Kenya ‘da, ‘cangıl' denilen bitki örtüsü, yağmur ormanları, kurumuş ağaçlar ve yüksek yaylalar bulunmaktadır. Başkenti Nairobi olan bu av beldesi, geçmişte İngiliz sömürgesidir. 1963 yılında bağımsızlığına kavuşup cumhuriyeti kurmuştur. Hâlâ İngiliz etkisi sürmektedir. Bu nedenle ana dili İngilizce'dir; fakat Kenya halkı kırk iki değişik kabileden oluştuğu için ülkede dil birliğini sağlanması zordur.
Safarileriyle bilinen Kenya'da 1972'den bu yana safariler koruma altındadır; çünkü daha öncesinde avlanmanın yasak olmaması nedeniyle hayvanlar vurulmuştur. Safarilerde ‘babun' denilen maymunlar, zürafalar, zebralar, aslanlar, çitalar, aslanlara yem olan geyikler ve sürü halinde gezen filler görülmektedir. Ayrıca Safari sırasında görünen kızıl topraktan oluşan kulelerin, Termit denen dev karıncaların yuvaları olduğu da öğrenilmektedir.
Her ülkede olduğu gibi, Kenya'da da, doğa insanlar tarafından yıpratılmakta, safari alanları koruma alanları haline getirilmektedir. Eğer doğa bu şekilde yıpratılmaya devam edilirse, gelecek nesillere bırakılabilecek doğa güzellikleri ve bunları süsleyen hayvanlar olmayacaktır.
Yazar bir gezi, inceleme yapıtı olan Kenya'ya Yolculuk adlı eseri üçüncü tekil şahıs ağzından basit bir anlatımla betimleme ve öyküleme anlatım biçimleri kullanarak anlatmıştır.
Kenya'yı açık bir dille betimleyen ve hayvanların bilinmeyen yönlerini anlatan bu kitabı herkese tavsiye ederim.
Berk BAYCAN 7/F
BEYAZ GEMİ
Cengiz Aytmatov
Cengiz Aytmatov'un ünlü eseri “Beyaz Gemi”, çevresindeki olumsuzluklardan uzak kalabilmek için çoğunlukla kendi oluşturduğu hayal dünyasında yaşayan, temiz kalpli bir çocuğun başından geçenlerden bahsetmektedir. Eser, en büyük amacı ‘bir balık olup' Beyaz Gemi'ye ulaşmak olan küçük çocuğun acıklı hikayesini anlatırken, okuyucuya, bir konu hakkındaki bakış açılarının çok farklı olduğu gibi insanların da birbirlerinden çok farklı olabilecekleri konusunda dersler vermektedir.
Eserde işlenen temalar temelde inanç, sevgi, hoşgörü, hırs ve hiddettir. Karakterlerin bu soyut kavramları temsil ettiği eserde iyi ile kötü, doğru ile yanlış arasında büyük bir savaş yansıtılmaktadır. Bu savaşta tarafsız kalmayıp iyiyi tutan yazar, okuyucuyu da kendi tarafına çekmek için işlediği temalar doğrultusunda birçok olumlu mesaj vermektedir.
Eserin ana kahramanı olan küçük çocuk, oldukça saf, hayalperest ve her konuda iyimserdir. Yedi yaşındaki bir çocuktan bekleneceği şekilde eşyalarıyla konuşmakta ve her zaman onu eğlendirecek bir uğraş bulabilmektedir. Her sözüyle çocuğu etkilemeyi başaran çocuğun dedesi ise yaşına rağmen kimseden saygı beklememesi yüzünden çevresindekiler tarafından garip bulunmakta ve “Kıvrak Mümin” adıyla anılmaktadır.
Eserin bir diğer önemli karakteri olan Orozkul, kötülüğü temsil etmektedir. Son derece anlayışsız ve açgözlüdür. Eserdeki tüm diğer karakterlerin aksine yaşadığı yerden hoşnut değildir ve daha iyi bir yaşamı hak ettiğini düşünmektedir.
Eserdeki tüm karakterler benzer ekonomik koşullarda yaşamaktadır; lüks bir hayata sahip olmamalarına karşın geçim sıkıntısı çekmemektedirler.
Tamamen küçük çocuğun çevresinde dönen eserin serim bölümünde, olayların geçtiği ortam ve diğer karakterler çocuğun gözünden tanıtılmakta, böylelikle çocuğun dünyaya bakış açısı anlatılmaktadır. Karakterlerin birbirleriyle olan karmaşık ilişkileri, çocuktan giderek uzaklaşan ve genelde ‘kötülerin' başrol oynadığı olumsuz olaylar eserin düğüm bölümünü oluşturmaktadır. Çözüm bölümünde ise, olaylar giderek kopma noktasına gelmekte, efsanevi Maral Ana öldürülmektedir. Tüm bu olaylara dayanamayan iyiliğin temsilcisi çocuk ise sonunda hayatını kaybetmektedir. Buna rağmen, kitabında iyiliğin kaybetmediğini savunan yazar- kitabın son bölümünde de dile getirdiği gibi -iyiliğin asıl zaferini okuyucunun kalbinde kazandığını belirtmektedir.
Eserde anlatılanların tamamı muhtemelen Batı Asya'da küçük, dağlık bir köyde geçmektedir. Kesin olarak belirtilmemişse de yerel kültüre ve coğrafyaya dair verilen ipuçlarından ülke olarak Kırgızistan'ın seçildiği söylenebilir. Birkaç ailenin yaşadığı Kırgızistan'ın ormanlar ve dağlar arsındaki bu küçük köyü, hikayenin başlarında küçük çocuğun pembe gözlüklerinden macera dolu bir yer olarak gözükse de sonlara doğru iç bunaltıcı ve karamsar bir hal almıştır. Başka bir deyişle yazar, üstün bir anlatımla aynı mekanda birbirinden farklı özelliklerde atmosferler yaratmayı başarmıştır.
Zaman, hikâyede önemli bir unsur değildir. Olayların geçtiği zaman kesin olarak belirtilmemiş olsa da son elli yıl içinde olması mantıklıdır. Eser, bir iki ay gibi uzun bir zamanı kapsamaktadır. Hikâye içinde mevsimlerin değişmesi, yazarın farklı ortamlar yaratabilmesine de katkı sağlamıştır.
Dil ve anlatım yönünden incelendiğinde, yazarın Beyaz gemi eserinde mekân ve kişi betimlemelerine büyük önem verdiği söylenebilir. Gerçekliğin ön planda olduğu eserde, sanatsal cümlelerden uzak durulmuş ve her şey olduğu gibi yansıtılmaya çalışılmıştır. 3. tekil şahıs olan anlatıcı ise, karakterlerin gözü konumundadır; olay anında karakterlerin fark ettiği her detay açıkça yansıtılmıştır.
Eserin başlığı, içerikle doğrudan ilgilidir. Beyaz Gemi imgesi eserde Boynuzlu Maral Ana kadar yer tutmamış olsa da önemli bir konuma sahiptir. Çocuk için umudun, hayalin ve geleceğin sembolü olan Beyaz Gemi, esere başlık olarak kullanılmak için son derece uygundur.
İyi ve kötünün karşılaşmasında okuyucunun hakem olmasını sağlayan bu eser, özgün anlatımıyla da olumlu dersler vermektedir. Beyaz Gemi, umudun ve geleceğin sembolüdür.
Yunuscan SEVİMLİ 8/D
ESER-FİLM KARŞILAŞTIRMASI
Piano Piano Bacaksız, Kemal Demirel
Kemal Demirel'in “Piano Piano Bacaksız” adlı eserinin ve eserin filminin konusu, 1940'lı yıllarda İstanbul'da eski bir konakta yoksulluk içinde yaşayan insanların hayatıdır. Eser ve filmin kahramanlarının fiziksel ve karakteristik özellikleri, başlarından geçen olaylar ve bu olayların geçtiği mekânlar arasında benzerlikler ve farklılıklar bulunmaktadır.
Hem eserin hem de filmin kahramanı olan Kemal; zayıf, kısa boylu, siyah saçlıdır. Kemal sevgi dolu, çalışkan, pozitif düşünen ve iyi niyetli bir çocuktur. Dürüst işler yaparak para kazanmaya çalışır. Olaylar; on odalı, yıkık dökük, suyu ve elektriği olmayan eski bir konakta geçmektedir. Burada yaşayan kiracıların karakteristik özellikleri, başlarından geçenler, karşılaştıkları zorluklar ve birbirleriyle yardımlaşmaları hem filmde hem de kitapta anlatılmaktadır. Senai Abi, karısı Feriha Abla, Kerim Dayı, Kemal'in anne ve babası diğer önemli karakterlerden bazılarıdır.
Kemal'in annesi; duygusal, şefkatli ve sevgi dolu birisidir. Kemal, annesiyle çok iyi geçinir. Babası ise sarhoş, kumarbaz ve kaba bir adamdır. Kemal, babasından fazla yakınlık göremez; yakın olduğu Senai Abi, ona okuma-yazma öğretmiştir. Senai Abi; kültürlü, sevecen, kibar ve konuşkan biridir. Karısını çok sever. Kerim Dayı ise; sert, fazla konuşmayan biridir. Yaşamını dolandırıcılık yaparak kazanmaktadır. Buna rağmen iyi kalplidir; çünkü kendini tehlikeye atarak kazandığı paraları ev halkına paylaştırır. Konakta yaşayanlardan Münevver Abla'nın annesi yoksulluktan bıkarak kendini kuyuya atar. Ölmek ister; çünkü torununa yük olmak istememektedir.
Kemal pozitif düşünen bir çocuktur. Filmde elektriği olmayan konakta elektrik düğmelerini çevirmekten vazgeçmez. Kitapta ise, bu olay yoktur. Çevresindekilerin birçoğu hırsızlık yaparak para kazanmaktadır ve bu paraları ev halkıyla paylaşmaktadır. Kitapta, çok daha fazla hırsızlık olayı ve hırsızlık sonucu elde edilenlerin paylaşılması anlatılmıştır. Filmde altın para dolandırıcılığından kazanılan para herkese dağıtılır ve herkes bu olayın sonucunda yavaş yavaş evden ayrılır. Sonunda ise, Kerim Dayı İtalya'ya gider. Kitapta, diğer karakterlerin daha sonra ne yaptıklarıyla ilgili bilgiler, Kemal'in yazdığı mektuplarda vardır. Filmde ise mektuplardan bahsedilmemektedir.
Film ve kitapta; olaylar, kişiler, zaman ve mekân aynıdır; fakat kitapta olaylar daha ayrıntılı anlatılmıştır. Filmde olaylar daha basit olduğu için daha kolay takip edilebilmektedir.
Kahramanların içinde bulundukları yoksulluk ve buna rağmen dayanışmaları çok etkileyicidir. Kemal'in çevresindeki hırsızlıklara rağmen dürüst olmaya çalışması güzeldir. Ayrıca, Kemal'in olumsuz olaylar karşısında bile her zaman iyimser düşünmesini gösteren sahneler, komik ve anlamlıdır.
Kemal Demirel'in “Piano Piano Bacaksız” isimli eserini herkese öneririm; çünkü eser arkadaşlık, yardımlaşma ve küçük şeylerle mutlu olmanın önemini etkileyici bir dille vurgulamaktadır.
İrem AKYÜZLÜ 7/F

Uras Akalın 7/C
TİYATRO İNCELEME ÇALIŞMASI
“BEN ANADOLU”
Ben Anadolu adlı oyun 14/04/2006 tarihinde Haldun Taner Sahnesi'nde izledim. Oyunun yazarı Güngör Dilmen, yönetmeni Engin Alkan'dır.
Oyunda Oya Palay; Kieble, Artemis, Nilüfer Hatun, Sophia ve Halide Edip'i, Özlem Türkod; Lamassi, Puduhepa, Ihlamur Hanım, Ayşe Sultan, Eftelya ve Kantocu Seniye'yi, Nur Saçbüker; Andromache, Esirci Raziye ve Ester Kira'yı, Sevil Akı; Niobe, Ada, Anna Komnena ve Nasreddin Hoca'nın Karısı'nı, Aslı Altaylar da Polüksena, Theodora ve Şair Nigâr Hanım'ı canlandırmıştır.
Tiyatro oyunu Anadolu Topraklarında yaşayan kadınların 6000 yıllık öyküsünü anlatmaktadır. Anadolu'da yaşayan kadın figürleri oyuncular tarafından tek tek anlatılmış ve canlandırılmıştır. 6000 yıl öncesinde kadının üretkenliğini Tanrıça Kiebele temsil etmiş, daha sonra kadınlara yapılan zulmü, tanrılara kurban verilen
Kerim Can Dansuk 7/A ..............................Puduhepa ya da politik çıkarlar için mısır firavunlarıyla evlendirilen Lamassi açığa vurmuştur.
Tarih boyunca kadınlar kimi zaman esir olmuş, hayat kadını olarak istismar edilmiş; kimi zaman da özellikle zayıf yöneticiler varlığında, Theodora gibi devletin gerçek kurtarıcısı olmuştur.
Kadın, tarihin her döneminde var olmuştur. Bazen Nilüfer Sultan gibi aşkından ülkesine ihanet etmiş, Şair Nigâr Hanım gibi depresif ve aristokrat olmuş, bazen de Nasreddin Hoca'nın karısı gibi ismi bile duyulmamıştır. Sonuçta Anadolu, hiçbir dönem kadınsız yaşamamış ve her zaman Anadolu'yu yücelten kadının ta kendisi olmuştur.
Oyunun yazarı, “Ben Anadolu”yu tek kişilik bir dram olarak yazmasına rağmen daha sonra, beş kişilik oyuncu kadrosuna uygun hâle getirmiştir.
Oyun, geçmişten günümüze göndermeler yapılarak feminist (kadınları tutucu) bir yaklaşımla sahnelenmiştir. Oyundaki birçok espri oyuna renk katmıştır. Oyuncular zaman zaman sahne önüne gelerek izleyicilerle konuşmuştur. Bu sayede, izleyici de dram olarak yazılmış bu oyundaki komedi unsurlarına hem gülmüş hem de oyundan ders çıkarmıştır.
Oyunun dekorları çok sadedir. Tüm oyun boyunca, halı ve çeşme gibi birkaç aksesuar dışında hiç dekor değişmemiştir. Sahnenin ortasına Hititlerin güneş kursu gibi bir küre koyulmuştur. Oyuncular bu dekoru merdiven, kürsü ve zindan olarak kullanmıştır.
Oyundaki kostümler de çok sadedir. Eski Yunan'ı andıran ve canlı renklerden oluşan kıyafetler hiç değişmemiştir. Bu kıyafetlerin yanındaki şallar, bazen başörtüsü, bazen de tanrıçanın kuşu olarak kullanılmıştır.
Oyuncular belli bir karakteri canlandırmamıştır. Onun yerine, 6000 yıllık dönemde yaşamış farklı kadın tipleri, bu kadınların nasıl göründüğü, neler hissettiği ve ne gibi sorunlarla karşılaştığı farklı karakterler aracılığıyla yansıtılmıştır. Tiplerin canlandırılmalarına geçmişten ve günümüzden müziklerle yapılan dans gösterileri eşlik etmiştir. Bu da, görsel olarak oyuna ayrı bir hava katmıştır.
Hiç tanık olmadığım bir bakış açısıyla sahnelenen oyunda espriler, dram havasını dağıtmış ve oyunu sıkıcılıktan kurtarmıştır.
Kerim Can DANSUK 7/A

İdil Peremeci 6/E

Hayatta Olmamın Nedeni,
“Yurtta sulh , cihanda sulh!” ve kalabalık coşkuyla alkışlar: “Var ol Atam!”
“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!” Ön sıralardan bir piyade: “Komutanım , milleti sayenizde kurtaracağız.”
“Bizim uyumlu dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yeni Türk harflerini kabul ediyoruz.” “Teşekkürler Atam , sayende uygarlaşıyoruz…”
Küçük bir kız çocuğu koşar, Atatürk'e sarılır: “Amca, bana okuma-yazma öğrettiğin için teşekkür ederim!” Bilmiyordur ki, eğer boynuna sarıldığı adam orada olmasaydı, o da var olmayacaktı.
Tüm hayatın buna benzer olaylarla geçti, biliyorum. ‘Bir milleti baştan yaratmak' gibi yüce bir amaç uğruna harcadığın yaşamın boyunca, neredeyse her hareketin alkışlarla karşılandı. Milyonlarca teşekkür aldın; ancak ben, yine de, şahsına yazdığım bu mektupta, o ‘milyonların' sayısını biraz daha arttıracağım.
‘Hasta Adam'ın durumu kötüleşiyordu; sen öğrendin. Çıkarcı Avrupa anlaşamadı, savaş başlattı; sen izledin. Osmanlı savaşa sokulup toprakları paylaşılmalıydı; sen hazırlandın. Düşman saldırdı; sen oradaydın.
Osmanlı parçalandı; sen birleştirdin. Saray başaramadı; sen yönettin. Millet çaresizdi; sen umut verdin. Ordu, cephane yoktu; yoktan var ettin. Düşman emindi; oysa sen daha da emindin. Sen saldırdın; düşman kaçtı.
Vatan kurtarıldı; sen “Yetmez!” dedin. Yeni bir ülke kuruldu; adını sen verdin. Yönetim kötüydü; sen değiştirdin. Dinsel yönetim gericilikti; sen lâikleştirdin. Halk cahildi; sen eğittin. Sistem eskiydi; sen uygarlaştırdın. Sen devrim yaptın; biz ilerledik. Bizi yeniden yarattığın için teşekkür ederiz.
Sen, fiziksel olarak, öldün; biz yas tuttuk. Sen: “ Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ; ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır .” demiştin; biz sözüne güveniyoruz. Bize umut verdiğin için teşekkür ederiz.
Atatürk, yani Türklerin Atası! Tek kelimeyle ‘başarı' olarak özetlenebilecek yaşamın boyunca, kendi hayatını hiçe sayarcasına ‘hayat' kurtardın. Bir devletin çöküşünü engelledin, baştan yarattın; düşmanları dost ettin. Hayatını insanlığa adadın ve biliyorum, tüm yaşamın boyunca her konuda ‘teşekkür' aldın. Yine de ben son bir kere daha söylemek isterim ki: “Var olduğun ve hâlâ ‘orada' olduğun için teşekkürler!”…
Saygılarımla,
Yunuscan SEVİMLİ 8/D
Uğruna canımı bile feda edebileceğim, Ulu Önder Ata'ma,
Kendimi bildim bileli tanırım seni Ata' m. Gerek ders kitaplarından gerekse dillere destan hikâyelerinden... Mavi gözlerine baktıkça özgürlüğü görürüm, azmi hissederim. Attığım her adım senin eserindir, yazdığım her kelime senin alfabendir.
Seni sadece ders kitaplarında ve diğer önemli kitaplarda gördüm. O kadar isterdim ki, uzaktan bile olsa o mavi gözlerine erişebilmek, saçtığın ışığa ışık katmak.
Ben, senin eserinim, Ulu Önder Atatürk. Sen olmasaydın, bu bayrağı dalgalandırmasaydın, belki ben şu anda bir kız çocuğu olarak hiçtim: Ne okula gidebilir, ne de düşündüklerimi dile getirebilirdim.
Seni her zaman saydım, sevdim. Al bayrağımızın gururlanmasına, dalgalanmasına yardım ettin. Sen, erişilmezdin, sen dokunulmaz bir önderdin Ata' m.
Azim akar gözlerinden; yaşam, doğruluk, özgürlük akar damla damla. Bir selde yağan yağmur kadar boldur bu damlalar. Her damla ayrı bir anlamda... Her damlada ayrı bir özgürlük hikâyesi, ayrı bir destan... Yüreğim sana ve senin destanlarına açıktır her zaman. Yaşasaydım o zamanlarda, istersen ölürdüm uğruna!
Bu ev, bu rahatlık, bu sevinç, bu coşku... Senin eserin hepsi, senin önderliğin... Ata' m! Sana saygım işte bu yüzden sonsuz. Sen çok değerli bir önderdin, sen enginlere sığmaz duygulara sahip bir vatanseverdin.
Her zaman doğruydun Ata'm. Bayrağımızı bize emanet ettin. Biz onu asla “alçaklara uğratma”dık. Her zaman bağrımıza bastık bayrağımızı. Bayrağımızı düşündükçe sen ve diğer vatanseverler gelir aklıma... Senin ayrı, önemli, güvenli bir yerin var bu diyarlarda. Sen bu karanlık gündüze, güneş'i anlattın; sen aya parlamayı anlattın. Sen, bizlere özgürlüğü anlattın. Hepimiz senin eseriniz Ata'm! Bayrağımızı ve seni her zaman gururla temsil ettik. Bayrağım benim en kıymetli hazinemdir, onu her zaman korurum, desteklerim, bu hilâlin çatmasını engellerim... Ben senin istediğin gibi bir evlat olmak için elimden geleni yapacağım Ata'm!
Ne fırtınalar koptu sen yokken! Ne şimşekler çaktı halkımızın üstüne sensizken. Sonra sen azminle bir anda bütün bu tatsızlıkları sildin Önderim. Hepsi kayboldu seni görünce.
Sen örnek bir insandın Ulu Önder Atatürk. Sen çok zeki ve parlaktın. Bizler senin evlatlarınız, sana karşı verdiğimiz bütün sözleri tutacağız. Sen kalbimdesin, sen yüreğimin hazinesisin. Sen, enginlerin Önderisin, sen bizim Önderimizsin.
Sen yokken özgürlük ne demekti bilmezdi kadınlar. Her biri kendini önemsiz hissederdi belki, kim bilir? Çaresiz biz kızlar, okulun kapısını bile hiçbir şekilde görememiştik. Bir yangındı o zamanlar yaşanan olaylar, sen de bir yağmur bulutuydun; özgürlük damlalarıyla söndürdün alevleri.
Kuşlar gibiyim artık. İstediğim her yöne gidebilirim ansızın. Bulutları, diğer bütün kuşlar gibi, aşarım. Ben bir Türk evladıyım; ben Atatürk ‘ün, yani senin, evladınım. Seni ömrümün sonuna kadar savunacağım. Ben senin evladınım, bir kuş gibi uçacak, daldan dala konacağım.
Sonsuza dek bir kuş gibi özgür kalacak ve örnek bir Türk evladı olacağım.
Saygılarımla,
Petek Naz YAVER 7/E
LEVENT ÜZÜMCÜ'YLE SÖYLEŞİ
Meltem Akalp: Nerede doğdunuz, ailenizden bahsedebilir misiniz?
Levent Üzümcü: Ayvalıklı bir baba ile Çeşme Ilıcalı bir annenin oğlu olarak İzmir'de doğdum. Bir kız kardeşim var. Evliyim. Eşim Ebru psikolog. 13 yıldır birlikteyiz; 9 yıldır da evliyiz. Ada isminde bir oğlumuz var; şimdi 3.5 yaşında.
A. : Eğitim hayatınız nasıldı? Okurken zorluklar yaşadınız mı?
L. Ü. : Karşıyaka Aydoğdu İlkokulunda başladım eğitim serüvenime; yer yer iyi, yer yer kötü bir öğrenciydim. Okumak başlı başına zor bir şey; bir o kadar da keyifli. Herkesin yaşadıklarından az ya da çok zorluk yaşamadım ben de.
M. A. : Tiyatroya nasıl ve kimleri örnek alarak başladınız?
L. Ü. : Lise tiyatrosuyla başladım tiyatroya. Okulumuzdaki erkek soyunma odasının aslında panolarla kapatılmış bir sahne olduğunu fark ettiğimiz gün, izin alıp orayı temizledik. Ne kadar sahne tozu varsa İzmir Eşrefpaşa Lisesinin sahnesi sorumludur. Örnek aldığım bir oyuncu olmadı başlangıçta. Çok küçüktüm; daha on yedi yaşındaydım ve yıllara ihtiyacım vardı...
M. A. : Tiyatro yaşamınızda ailenizden destek aldınız mı?
L. Ü. : Her oyunuma gelir beni her zaman en önden izlerler; daha ne olsun!
M. A. : En çok sevdiğiniz ve usta olarak gördüğünüz oyuncular kimler?
L. Ü. : Altan Erkekli, Müşfik Kenter.
M. A. : Günümüz tiyatro eserleri ve oyuncuları hakkında neler düşünüyorsunuz?
L. Ü. : Oyunculuk daha doğallaşıyor, sahtelikler yavaş yavaş kayboluyor; pozlar fotoğraf vermeler inandırıcı olmuyor ve en önemlisi, seyirci beğenisiyle sahtelikleri dışlayan bir belirleyici oluyor. Büyük görüntü patronları da artık fark ediyor değişimi.
M. A. : Tiyatroya olan ilginin azalması konusunda görüşleriniz neler?
L. Ü. : Eğer bu sorunuza cevap verirsem bu önermenizi kabul etmiş olurum. Ben bir ilgi eksilmesi olduğunu düşünmüyorum.
M. A. : Oyunların gün geçtikçe sadeleşmesi ve günlük hayattaki manzaralara dönüşmesi hakkında neler düşünüyorsunuz?
L. Ü. : Krallar ve kaptanlar dönemi kapanıyor tiyatro yazınında. Halk; yani bizler toplumdaki bütün sınıflarımızla daha ilgi çekici buluyoruz kendi küçük hayatlarımızı; çünkü dünyada diyelim elli tane kral kaldı; ancak, milyonlarca aile ve bu ailelerin belki sıradan olan ama vurucu yaşamışlıkları var.
M. A. : Dizilerde ve reklamlarda oynamaktan memnun musunuz? Tiyatro oyunculuğunu mu yoksa dizi oyunculunu mu tercih edersiniz?
L. Ü. : Oyuncuyum, mesleğimi nerede yaptığım çok da önemli değil; yapayım yeter. Ancak, tiyatro benim kendimi ifade edebildiğim önemli bir tapınak.
M. A. : Oyunculuk dışında tiyatroya dair herhangi bir çalışmanız oldu mu?
L. Ü. : Çocuk oyunu yönettim: Don Kişot Petmene Karşı idi adı. 3 sezon oynadı kurumumuzda. Bir de oyuncu yönetmenliği yapıyorum.
M. A. : Genç tiyatroculara neler söylemek istersiniz?
L. Ü. : Tiyatro sadece oyunculardan oluşmaz. Tiyatro kalabalıkların, farklı elemanların ahengidir. Yazarlar, yönetmen, oyuncular, dramaturglar, kostüm-dekor sorumluları, aksesuarcı, kuaför ve daha bir sürü insan çalışır mutfağında. Eğer genç tiyatrocular, bu koca resmin içinde olmak isterlerse, istek ve yetenek dengesini hep gözönünde bulundurmalılar.
M. A. : En çok sevdiğiniz şair ve yazarlar kimler?
L. Ü. : Cemal Süreya, Orhan Veli, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Edip Cansever, Arkadaş Özger, Metin Üstündağ, Paul Auster, John Fowless, Samuel Beckett, Bertold Brecht, William Shakespeare, Tezer Özlü, Pablo Neruda, Gabriel Garcia Marquez.
M. A. : Bize vaktinizi ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için teşekkür ederim.
L. Ü. : Ben teşekkür ederim.
Meltem AKALP 7/A

Müge Güzet 6/E
SUNAY AKIN 'LA YAŞAMDAN DAKİKALAR

Ceren Şahin: Hayatınızı anlatır mısınız?
Sunay Akın: Benim hayatım Terzi Tuncay'ın hayatı. Trabzon'da Terzi Tuncay yaşardı. Kentin en iyi terzisi. Herkes ona elbise diktirmek istiyor; fakat işler dolu. Sipariş kabul edemiyor. Dolu... Yetiştiremiyor... Terzi dükkanından dışarı çıkamıyor. Bir gün on altı yaşında bir genç kız geliyor. Yanında annesi... Bordo bir kumaş almış. Ceket diktirmek istiyor. Terzi Tuncay onun isteğini kabul ediyor; çünkü kız çok güzel. Yalandan yere provaya çağırıyor. Daha çok görsün diye… Dikiliyor o bordo renkli ceket. Üç tane düğmesi var. Ben ortanca düğmesiyim. İlk düğme de burada oturuyor işte. (Gülüşmeler…) Bir de alt düğme var. O da şu anda Sofya'da. O kadar. Ben kendimden o kadar söz ediyorum. Bordo bir ceketin ortanca düğmesiyim.
Benim kitaplarımda yaşam öyküm yok; çünkü önemli olan bir şairin, yazarın ya da sanatçının, her neyse, kendi hayatı değil; ortaya çıkardığı eserlerdir, insanlığa kattığı değerlerdir. Onlarla tanınayım daha iyi…
C.Ş. : M eslek olarak niçin edebiyatı seçtiniz?
S. A. : Edebiyatı meslek olarak seçmedim. Seçmemem için her şey vardı önümde. Çok zordur edebiyatçı olmaya karar vermek; çünkü edebiyatçı olmaman için herkes sana karşıdır. Önünde koca bir duvar vardır. Ha, bunun haklı nedenleri de vardır. Kaygılıdır insanlar, anneler, babalar… ‘'Ya bizim çocuk yazıyor, ne olacak bunun hali?'' Çünkü edebiyatçılar zor. Edebiyatçı olmak isteyen pek çok insan başaramamış, kaybolup gitmiş. Başarabilen çok az. Kaygı duyuyor tabii insanlar. Sonra ülkem bunu istemiyor, ne yazık ki! Ne yazık ki, istemiyor! Edebiyatçıya verilen değer yok. Sanatçıya verilen değer yok daha doğrusu. Dolayısıyla bir meslek değil; yani edebiyatı meslek olarak seçmek… Bilmiyorum bu bir seçim mi? Ama bir kararlılık. Kararlılık… Şöyle yanıtlayayım: İstiridyenin içine bir kum taneciği girer. Hayvan bundan rahatsız olur. Bir salgı salgılar kum taneciğinin etrafında. Salgılar, salgılar… Ve bir inci oluşur. İşte edebiyat da böyle. Galiba benim içimde bir kum taneciği vardı. O beni rahatsız etmesin diye bir salgı çıkardım; yani yazdım, yazdım… Sonra insanlar buna ‘'edebiyat'' dedi.
C.Ş. : İlk şiirinizi kimin için yazdınız?
S. A. : Ben, Türkçeyi öğrendiğimden beri şiir yazdığımı biliyorum. Örneğin; ilkokul birinci sınıfta, sonlara doğru İsmet İnönü için şiir yazmıştım; çünkü babam çok severdi İsmet İnönü'yü. Onunla çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Hep böyle baş köşesine asardı. Hep İsmet İnönü ile olan anılarını anlatırdı. İlk şiirimi ona yazdım aslında.
C.Ş. : Kimi şairler, yazarlar; yazmaya başlamadan önce düşünürler saatlerce. Bazı yazarlar da televizyonda ya da yolda gezerken gördükleri şeylerden esinlenip yazmaya başlarlar. Siz hangi şekilde yazdınız?
S. A. : Yazmak, taşıran damladır. Hani, bir kaba, musluktan damlalar damlar, damlar, damlar; birikir, birikir... Sonra biri taşar ya, işte o zaman yazmaya karar verirsiniz; ama o damla, o kaba düşen ilk damladır; yani ne zaman başlar? Ne zaman biter? Bir bütün bence.
Fakat ben, öyle oturup masada düşünenlerden değilim. Masaya oturursam, yazarım. Yazmayacaksam, oturmam. Bekletirim, gezerim, düşünürüm… Oturduğum an, o yazılacak. Benim yazı masam bir ameliyat masası gibidir. Yazıyı oraya koydum mu o ameliyat bitecek.
C.Ş. : Yazdıklarınıza benzeyen ya da yazdığı gibi yaşayan bir yazar mısınız?
S. A. : Sanırım, bu soruya rahatlıkla ‘'evet'' diyecek birkaç kişiden biriyim; çünkü bu çok önemli bir soru; fakat sanatla uğraşmak bir hayaldir. Yani “gibi yapmak”, gibi, gibi… Bu yüzden, eserleriyle sanatçının birebir örtüştüğünü de düşünmemek lazım; yani örtüşmüyorsa hayatı yazdıklarıyla, bu bir çelişki aslında; çünkü sanat hayal dünyası. Ancak benim yazdıklarım örtüşüyor gibi; çünkü ben, edebiyatın bir aydınlanma olduğuna inanıyorum.
Edebiyatçılar, ışık taşıyıcılarıdır. Işık, karanlığa götürülür. Aydınlıkta durana verilmez. Karanlıkta daha güzel davranmak için... Benim ülkem kararıyorsa giderek, insanlık kararıyorsa, yazdıklarımız aydınlatmalı dünyayı ve yaptıklarımız… Ben galiba buna ‘'evet'' diyebilecek birkaç insandan biriyim.
C.Ş. : Düz yazılarınızda bile şiirin tadını elden kaçırmamayı nasıl başarıyorsunuz?
S. A. : Teşekkür ederim. Ben Almanya'da Essen Üniversitesi'nde bir gösteri yaptığımda tarihi anlatıyorum; edebiyatı, coğrafyayı, sosyolojiyi, felsefeyi, psikoloji, sanat tarihini… Slaytlar eşliğinde, müziklerle… İlk değil bu etkinlik. Bir Alman profesörü geldi, bana parmak sallayarak bir şeyler söylüyor. Dedim: ‘'Kızdırdım mı adamı?'' Anlamıyorum Almanca'yı. Tercüme ettiler, şunu söylemiş bana: ‘' Senin yaptığın haksızlık; çünkü sen, tarihi çok iyi anlatıyorsun. Herkes gelip bana diyor ki: ‘Hocam biz sizden bu kadar güzel tarih dinleyemiyoruz.' Ama haksızlık; çünkü sen bir şairsin…'' Evet gerçekten öyle. Bana bir jest, iltifat yapıyor. Bunu da çok hoş bir şekilde yapmıştı. ‘'Sen bir şairsin…'' Evet, galiba benim düz yazılarımdaki en büyük farklılık; o yazılarda da şair kalemini, duyarlılığını hissettirmem herhalde.
C.Ş. : Bundan yola çıkarak size şair mi denmesini istersiniz, yazar mı?
S. A. : Ben hiçbir zaman ‘'bana şu densin'' demiyorum. Bu beni ilgilendirmiyor. Şair miyim, yazar mıyım, müzeci miyim, meddah mıyım?... Sahnede bir şeyler yapıyorum, radyo, televizyon programları yapıyorum… Ben etiket peşinde değilim. Sevdiğim şeyleri yapıyorum. Ben böyle mutluyum. Televizyona çıkıyorsun, yazıyor altında ‘'Sunay Akın''. Tamam, o Sunay Akın. Altında ne yazdığı -şair, yazar- hiç önemli değil; hiç ilgilenmiyorum. Dedim ya, kitaplarımda yaşam öyküm bile yok. Yaptığım sahne oyunlarında, radyo ve televizyon programlarında, kurduğum müzede hep şu soruyu soruyorum: ''Sunay, sen bunları yapmasaydın, hayat bir şey kaybeder miydi? Evet, kaybederdi! Öyleyse yap!'' Ben de yaptım.Aslında bunları yaparken şu kimlik, bu kimlik… Hiç böyle bir tasam olmadı.
C.Ş. : Şiirlerinizde ve yazılarınızda çoğunlukla Nazım Hikmet'ten bahsediyorsunuz. Niçin onu seçtiniz?
S. A. : Çünkü o, büyük bir aydınlama çağı. Geçtiğimiz yüzyılda, edebiyatta bana bir isim söyle. Edebiyatın her dalında ilk Nazım Hikmet! Büyük bir aydınlanma çağı. Çok büyük bir insan. Her zaman, haksızlığa, yanlışlığa karşı çıkmış, her yerde. Türkiye'de de, gittiği Sovyet ülkelerinde de; her yerde... Hiçbir zaman iktidar yanlısı olmamış. Sanatçılar, iktidarları eleştirirler. Zaten ilerleme, genişleme eleştiri ile olur. Kim yapacak bunları? Sanatçılar… Ama eğer, iktidarın yanlışlıklarına, kendi çıkarları için sesini çıkarmaz, onlarla uyum içinde olursa, o sanatçı bitmiş demektir. Görevini yapmıyor demektir. Nazım Hikmet bunu yapmadı. Her zaman eleştirdi. Hem de bunu eserleriyle, şiirleriyle yaptı; yazılarıyla… Nazım Hikmet aynı zamanda, sinemacıydı biliyor musun? Mümtaz Osman vardır. Muhsin Ertuğrul'un çektiği bütün filmlerini, bütün senaryolarını yazan Mümtaz Osman… Öyle biri yok. Nazım Hikmet'in takma adı. Türk sinemasını var eden de odur, tiyatroyu da…Tiyatro oyunları vardır, gazete yazıları vardır, romanları vardır…
C.Ş. : Sizce gençler sizi niçin bu kadar seviyor?
S. A. : Gençler beni niye bu kadar seviyor? Dün Manisa'daydım. Celâl Bayar Üniversitesi'nde. Diyorlar ki: ''Burası kuruldu kurulalı bu kadar büyük bir kalabalık görmedi.'' İki kez gösteri yaptım ve ikincisine vali de, belediye başkanı da, oradaki ne bileyim kuvvet komutanları falan da gelmişlerdi öncülük için ve dediler ki: ''İlk kez Manisa'yı yönetenlerle öylece rahat iç içe geçtik. Bunun nedeni herhalde ürettiklerim. Yani dedim ya, ben bir aydınlanmacı olarak görüyorum kendimi; ışık taşıyıcısı… Eğer avucunda ışık varsa, insanlar onu kabul ederler.. Neyin ışık olup olmadığını bizim insanımız çok iyi biliyor. Ben insanları horlamadan, aşağılamadan, bilmediğim konularda demeç vermeden, ürettiklerimle buluşuyorum. Demek ki, bunların hayat için gerekli olduğuna inanıyor ve dinlemeye geliyorlar, almaya geliyorlar, okuyorlar. Herhalde bu...
C.Ş. : Beni dinleyip sorularımı yanıtladığınız için teşekkür ederim…
S. A. : Ben teşekkür ederim. Çok güzel bir söyleşiydi. Gerçekten çok güzel sorulardı. Kutlarım seni. Bir yazara; hem yaşadığı dönemi sordun, hem ülkesini, hem eserlerini, hem de hayatını... Mükemmel… Umarım seninle ileride, genç bir kız olarak, bir gazete ya da bir haber kanalının üyesi olarak yeniden karşılaşırız…
Ceren ŞAHİN 7/F

OPERADAKİ HAYALET
Broadway'de oynanan en ünlü müzikal tiyatrolardan biri olan “Operadaki Hayalet”, iki yıllık bir gecikmeden sonra vizyonda. Ünlü müzisyen Andrew Lloyd Webber'in bestelediği müzikal, Gaston Leroux tarafından 1911 yılında yazılmıştır. Film, Paris Opera binasının bodrumunda yaşayan, yarım yüzlü müzikal dâhi, âşık olduğu güzel genç kız ve genç kızın âşık olduğu opera binasının sahibi arasındaki aşk üçgenini anlatmaktadır.
Filmde, canavar yüzlü dâhi hayalet, güzel sesli genç kıza arka çıkmış ve zamanla ona âşık olmuştur. Operanın başrol oyuncusu Carlotta'nın (Minnie Driver) görevini terk etmesi nedeniyle, genç yıldız Christine Daae (Emmy Rossum), Carlotta'nın yerine geçmiştir. Christine, bir anda operanın en aranan kişisi haline gelmiştir ve gönlünü, operanın sahibi Raoul'a (Patrick Wilson) kaptırmıştır. Ona içten içe âşık olan hayalet (Gerard Butter) ise, aşkına karşılık bulamadığı için deliye dönmektedir.
Filmde, zamanda geriye dönüş tekniği kullanılmıştır. Olaylar 1919 yılında, siyah beyaz olarak başlamakta ve sonra 1870'lere dönünce renklenmektedir.
Bence filmin hikâyesi çok güzel ve şarkıları mükemmel. Filmin tema müziğinin Türkçesi de seslendirilirdi; fakat bence seslendirilmemesi gerekirdi; çünkü böylece hem şarkının orijinal bozuldu, hem de ortaya çıkan yeni şarkı orijinaliyle aynı tadı veremedi.
Serra KIRAÇ 8/F
GÜLEYİM Mİ? AĞLAYAYIM MI?
Hugo Weaving ve Natalie Portman'ın başrollerini paylaştığı “V for Vandetta”, aksiyon ve dramseverler için beyaz perdede. Film, totaliter İngiltere'de, sadece ‘V' olarak bilinen, halkın özgürlüğü için terör eylemleri yapan maskeli bir kahramanın öyküsüdür. Filmde, Hugo Weaving ve Natalie Portman'a Stephen Rea, Stephan Fry, John Hurt, Tim Gigott-Smith ve Rupert Graves eşlik etmektedir.
Bence, sevinç ve üzüntüyü birarada yaşatan bu film oldukça güzel. Oyuncuların performansları filme renk; görüntü efektleri ise, hareket getirmiştir. Kahramanın maske takması, izleyicilerin bu esrarengiz kahramanın gerçek kimliğine merak duymalarını sağlamaktadır. Bu merak duygusu da filme ayrı bir heyecan katmaktadır. Filmin sonunda izleyicilerin bir kısmının ağlaya ağlaya; bir kısmının da ağzı kulaklarında çıktığı bu filmi bütün sinemaseverlere öneriyorum.
Ece KARAAĞAÇLI 6/F
PENCERE Mart 2005'ten
Serra KIRAÇ 7/E
BİRİNCİLİK DUYGUSU
"Şimdiki Çocuklar Harika" adlı kitapta Zeynep , tüm babaların birinciliğinden bahsetmiş. Birincilik duygusu herkesi gururlandırır. Ayrıca bu duygu, insanı hırslandırarak başarıya yöneltir.
Ben de birincilik duygusunu içimde taşıyorum ve taşımaya da devam edeceğim. Bu konu hakkında da pek çok anım var. Ancak bu anılar tartışma ile bitmiyor.
İlk önce şunu söyleyeyim, benim babam birinci değil. Lisedeyken, okula gitmeyip arkadaşlarıyla bilardo oynamaya gidermiş. Annem ise sınıf başkanıymış ve herkes ona bir şeyler sorarmış. Ben de anneme çekmişim. Bunu en fazla destekleyen anımı anlatmak istiyorum.
Bu senenin başında her sınıf seviyesinin birincisi açıklanıyordu ve geçen seneki 6,sınıfların birincisi ben olmuştum. O an çok mutluydum. Mutluluğumun nedeni, hem kendim, hem de ailemi ve tüm tanıdıklarımı gururlandırmamdı. İleriki senelerde de böyle olmasını tüm kalbimle diliyorum.
Birincilik çok güzel bir duygu,ancak bazı dezavantajları da var. Örneğin size herkes her konuda soru sorar, sizin zekanızı sınarlar(!). Özellikle sınav sorularından çok bunalırsınız. Ben artık alıştım. Hem birine yardım etmek güzel bir şey değil midir? Tabii o kişi sizin bu özelliğinizi istismar etmemeli. Bir başka dezavantaj ise, herkesin sizden hep beş beklemesi. Mesela, bir konuyu anlamadığımda "Anlamadım hocam! "diyemiyorum;çünkü rezil olmaktan korkuyorum. En kötüsü ise; kıskanılmak. Kötü hiçbir şey yapmadığınız halde insanların size kötü kötü bakması.
Bir kere birinci olursanız,dahasını istersiniz.Sizden başka bir insan da birinci olmak isterse "rekabet" doğar, kavga değil. Kavga ancak, birinci olan kişinin böbürlenmesiyle oluşur.
Bu yazıyla kendimi övmek istemiyorum; aksine herkesin hayatında bir kere bile olsa birinciliği tatmasını diliyorum.
Birincilik, insanı yüceltir ve ben de tüm iyi kalpli insanların yücelmeyi hak ettiklerini düşünüyorum. Hak ettikleri yerleri bulmalarını istiyorum.
Meriç Zeynep Biçer 6-C
BARIŞ
Ne kadar ilginç bir kelime değil mi?
Dünyadaki bütün insanlar savaşırken.
Ve ne kadar güzel geliyor kulağa değil mi?
Hiç değilse savaştan iyiyken.
Barış güneştir dağların ağrasında doğan
Ve ışığıyla tüm dünyayı anlatan.
Hep karanlıkta yaşayabilir mi insan?
Barışır insanın hayatına ışık saçan.
Ne kadar zor birşey değil mi barış?
Savaşmak çok kolay gelirken.
Acaba insaf nerede kalıyor?
İnsan insanı öldürürken.
Ne kadar ilginç bir kelime değil mi
Ne kadar anlamsızlaşıyor gitgide?
Ve ne zamana kadar beynimizde yer edecek?
Savaşlar devam ede ede.
Ta ki savaşın ateşi sönecek,
Barış yine ışıldayacak güneş gibi.
İşte o zaman hatırlayacağız anlamını
Barış denen kelimenin.
RÖPORTAJ...
Yasemin Turner 6-C
AHMET ÜMİT
Masal İçinde adlı eserinizi ne amaçla yazdınız?
Masal Masal İçinde adlı kitabımdaki masalları yıllar önce
annemden dinlemiştim. Ama sonra unutmuşum. Bir gün annem bu masalları bana yeniden anlattı. Dinleyince çok etkilendim. Çok güzellerdi. Ancak hiç bir yerde yazılı değillerdi. Sadece annemin belleğindeydiler. Eğer yazılmazlarsa, bir gün unutulabilirlerdi. Ayrıca masallar öğretici ve eğitici bir içerik taşıyorlardı. Daha iyi bir insan nasıl oluruz, sorusunun yanıtı bu masalların içinde gizliydi.
Giderek maddileşen, insani değerlerini kaybeden günümüz dünyasında bu masalların etkili olacağını düşündüm. Bu nedenle masalları kağıda döktüm. Ama annemin anlattığı gibi değil, biraz daha estetize ettim, kendinden birçok özellik kattım. Dilini değiştirdim, yeni ayrıntılar ekledim. İyi de oldu. Şu anda birçok okulda sizin gibi öğrencilere okutuluyor. Annemin masallarının binlerce öğrenci tarafından okunuyor olması, gerçekten mutluluk verici bir durum.
Biz öğrenciler için başka hangi kitaplarınızı önerirsiniz?
Aslında bütün kitaplarımı okuyabilirsiniz.Benim öykü ve romanlarım genellikle gençler tarafından ilgiyle karşılanıyor. Bunun nedeni, yalın bir dille yazmam ve anlattığım konuyu gerilimli, mercek uyandıran bir hikaye kurgusuyla okuyucuya sunmam. Sanırım gençler kitap okurken eğlenmek, heyecan duymak merak etmek ve bilmece çözmek istiyorlar. Benim kitaplarım bu nitelikleri içinde taşıyor. Merakla okunuyor, okura çözmesi için bir bilmece soruyor, aynı zamanda insanlığın temel sorunlarından bahsediyor. Hayır, ben akıl veren , şu doğrudur, bu yanlıştır diye bir yazar değilim. Sadece kimi yaşamsal konularda sorular soran bir yazarım. Soruları yanıtlamaya kalkışan okur da doğal olarak, başka kitapları okumaya yönelir, daha bilgili, kitaba, sanata karşı daha ilgili olur. Amacım da bu zaten.
En çok beğenerek yazdığınız öykünüz/romanınız hangisi?
Bir anneye en çok sevdiğiniz çocuğunuz hangisi diye sormak gibi bir şey bu. Özür dilerim ama kitaplarımın hepsini seviyorum. Ancak okurlarım tarafından en çok ilgi gören kitaplarımı söyleyebilirim: Patasana, Beyoğlu Rapsodisi, Sis ve Gece, Masal Masal İçinde...
Başka hangi yazarların kitaplarını okumayı seviyorsunuz?
Türk yazarlardan Nazım Hikmet, Sait Faik, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve daha niceleri. Yabancı yazarlardan ise Sheakespeare, Dostoyevski, Nabakov, Çehov, Poe, Eco ve daha niceleri. Türk ya da yabancı yazarlar tarafından yazılsın kitap okumak beni çok mutlu ediyor. Kitapsız bir dünyanın çok sıkıcı bir yer olacağını düşünüyorum. Çünkü kitaplar bir tane olan hayatımı, sayısız hale getiriyor, dünyadan daha çok zevk almamı, insanları sevmemi, zorluklara dayanma gücü kazanmamı sağlıyor.
Elif YURTSEVEN 7-D
POSTAYA TAKILANLAR...
Sevgili Öğretmenim,
Okulun ilk günü okula geç gelmekle, en büyük hatamı yapmıştım. Annem her sabah yaptığı gibi benden sigara istedi. Sigaraları alıp eve dönecek, daha sonra tekrar okula doğru yola çıkacaktım. Fakat sigaraları aldıktan sonra baktım ki geç kalıyorum, eve uğramadan okula gittim.
Sınıftan içeri girdiğimde, cebimdeki deliği de içindeki sigaraları da aceleden unutmuşum. Unutmakla da kalmadım, cebimden düştüklerini bile farketmedim. Siz bana "Sen dur bakayım orda!" dediğinizde, beni cezalandıracağınızı sanmıştım; daha da beteri oldu. Beni bileğimden tuttuğunuz gibi müdüre götürdünüz. O da bana çok kızıp bir tokat atmıştı. Ne tokattı o!
Eğer size açıklayacak kadar cesaretim olsaydı, hem beni severdiniz, hem de beni sınıfta bırakmazdınız. Ama ben, cesaretim olsaydı bile sizin beni dinlemeyeceğinizi, tam tersine konuşmaya, yalan söylemeye çalıştığımı sanıp daha da kızacağınızı düşündüğüm için konuşmadım. Umarım beni affetmişsinizdir.
Saygılarımla,
Kemal
PENCERE Haziran 2004'ten
Ayşecan ERTİN 6/E
ALİ MASALLAR DİYARINDA
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, yoksul bir aile varmış. Onların bir de oğlu varmış. Adı da Ali'ymiş. Bulundukları yerde para kazanamadıkları için bir gün Ali, eşeğini alıp yola çıkmış.
Yolda ilerlerken bir kuş gelmiş, Ali'nin eline konmuş ve bir şeyler söylemeye başlamış. Ali, kuşun söylediklerini anlayabiliyormuş. Bu yüzden kuşu dikkatlice dinlemiş. Kuş, söylediklerini bitirince Ali'nin eline harita vermiş. Haritayı gören Ali bunun define haritası olduğunu anlayınca, kuşu ve eşeğiyle yola çıkmış. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sonunda haritada bulunan dağa varmışlar; fakat bir türlü mağaranın sihirli kapısını bulamıyorlarmış. Bir süre sonra kapıyı bulmuşlar; ama bu sefer de kapının açılması için sihirli sözler gerekliymiş. Sözü sadece kuş biliyormuş. Kuş, sözü söylüyormuş; ama kapı açılmıyormuş; çünkü insan sesi olması gerekliymiş. Ali hemen kuşun dediklerini anladığı kadarıyla kapıya söylemiş, kapı açılmıyormuş; çünkü Ali kuş dilini çok iyi bilmediği için yüklemi başta söylüyormuş. Kapı da devrik cümle kabul etmiyormuş. En sonunda cümleyi kurallı cümleye çevirmiş ve kapı açılmış.
İlk başta Ali, eşek ve kuş korkmuş; çünkü içerisi karanlıkmış, ama zamanla alışmışlar. Yürümüş, yürümüş, yürümüşler... Ayaklarına kara sular inmiş; ama pes etmemişler. En sonunda önlerine yüksek bir eşik çıkmış. Eşikten eşek geçemeyeceği için onu orada bırakmışlar. Biraz daha ilerleyince bu sefer önlerine tek gözlü develer çıkmış. Ali bir an çok şaşırmış; ama hemen bir çare bulmuş. Devenin sırtına binmiş ve deve onu hazineye götürürken yolda Keloğlan'a rastlamışlar. Keloğlan da devenin sırtına binmiş ve yola devam etmişler. Hazineye vardıklarında hazine kimin olacak diye kavga etmişler; çünkü Keloğlan'ın annesi, Keloğlan'ı, "hiç" almaya göndermiş. Ali, bütün hazineyi almış ve içindeki kutsal taşla mağaradan çıkmayı başarmış.
Yolda hazineye bakarken bir lamba görmüş. Bu, "Aleaddin'in Sihirli Lambası"ymış. Ali hemen lambayı okşamış. Bir de ne görsün! Lambanın içinden cin çıkmış. "Dile benden ne dilersen!" diyerek söze başlamış. "Ben bir cinim. Benden istediğini dileyebilirsin; fakat sadece bir şansın var." Ali hemen, "Mağarada kalan eşeğimi istiyorum." demiş. Yanındaki kuş da bunu doğrulamış. Eşeği hemen Ali'nin yanına gelmiş.
Ali, eşeği ve kuş yola devam etmişler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Derken önlerine bir uçurum çıkmış. Ne yapacaklarını düşünürlerken gökten üç elma düşmüş. Birinci elmayı Ali, ikinci elmayı eşek, üçüncü elmayı da kuş yemiş. Ali ve eşek, bu elmalar sayesinde güç kazanarak köylerine doğru uçmuşlar. Kuş yarı yolda ayrılıp evinin yolunu tutmuş. Ali'nin annesi ve babası, Ali'nin ve eşeğin eve döndüğünü görünce çok sevinmişler ve Ali'nin bulduğu hazineyle çok mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir yaşam sürmüşler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
Bahar SARIOĞUZ 8/C
SEN EN YAKIN OLANSIN
Sen mükemmel değilsin,
Hiç kimse mükemmel değildir;
Ama sen, mükemmele en yakın olansın.
Sen bir melek değilsin,
Hiçbirimiz melek değiliz;
Ama sen, meleklere en yakın olansın.
Sen benim kalbimde değilsin,
Şimdiye kadar hiç kimse erişemedi kalbime;
Ama sen, kalbime en yakın olansın.
PENCERE Mart 2004'ten
Ece ÜNLÜ 8/E
DİL BAYRAMI
Bir ulusun dilini yitirdiğinde, özgürlüğünü de yitireceği, Göktürk Hakanı Bilge Kağan tarafında M. S. 732'de, Orhun Yazıtları'nda açıkça ifade edilmiştir.
Türk Dili, Selçuklular, özellikle de Osmanlılar döneminde Arapça ve Farsça'nın etkisinde kalmış ve ortaya "Osmanlıca" denilen yapay bir dil ortaya çıkmıştı.
Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte, Atatürk önderliğinde, Türk Dili'nde önemli atılımlar yapılmış; Türkçe'ye daha uygun, yeni bir alfabe kabul edilerek okuma ve yazmanın daha çabuk öğrenilir ve kullanılır hale gelmesi sağlanmıştır.
Türk Dil Kurumu, Atatürk'ün önderliğinde, 12 Temmuz 1932'de kurulmuş ve ardından, yapılan çalışmaların ele alındığı geniş katılımlı bir toplantı düzenlenmiştir. Böylece, 26 Eylül 1932'de Dolmabahçe Sarayı'nda ilk Dil Kurultayı toplanmıştır. Kurultayın açılış günü olan 26 Eylül, her yıl Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.
Türkçemiz, dünya dilleri arasında büyük bir zenginliğe sahiptir. Ayrıca Türkçe, dünya üzerinede, Adriatik Denizi'nden Japon Denizi'ne kadar çok geniş bir alanda konuşulmaktadır.
Birkaç hafta önce TRT 4'te Açıköğretim Fakültesi'nin derslerinde yer alan, Jülide Gülizar'ın Türk Dili Derslerini izledim ve oldukça bilgi edindim. Bu programda öğrendiklerime göre, günümüzde Türkçe, Batı dillerinin etkisi altına girme tehlikesi içindedir.
Günümüzde yabancı dillerin etkisi altında kalan insanlar, cümlelerin içine yabancı bir sözcük eklemeyi meziyet zannediyorlar. Kimileri Batı dillerinden, kimileri de Arapça ve Farsça sözcük eklemeyi bir dil ve kültür zenginliği zannederek, kendi özdilleri olan Türkçe'ye ciddi ölçüde zarar veriyorlar. Örneğin, "karıştırmak" yerine "miks etmek" diyorlar. Diğer bir tehlike de Türkçemizdeki sözcükleri yutarak, kısaltarak, uzatarak vaye vurgularını bozarak konuşmaktır. Bununla beraber, mağaza ve dükkanlara verilen yabancı isimlerin de Türkçemize zarar verdiği ayrı bir gerçektir.
Bana göre, küreselleşen dünyamızda, belki de bilgisayar ve iletişim alanındaki gelişmenin de etkisiyle yabancı dillerin dilimize girmesi doğal gibi görülebilir; ama bunu en azda tutmak, dilimizi korumak, geliştirmek ve mümkün olduğunca Türkçemizi en güzel ve sade haliyle geleceğe taşımamız gerekmektedir. Bunun nedeni de bizim dilimizin kolay okunan ve anlaşılan, zengin anlamlı bir dil olmasıdır.
Kaynak: "Dil Bayramı" http://tdk.gov.tr/
Ezgi Didem DAĞCI 8/C
YÜREKLİ İNSANLAR
Onun da eli,
Onun da ayağı var,
Belki hiçbiri tutmuyor,
Belki de yok;
Ama onun da bir canı,
Koskocaman bir yüreği var.
Yüreği ile tutunuyor hayata,
Gözleriyle anlatıyor isteklerini.
Belki de gözleri görmüyor,
Göremiyor ama duyuyor;
Belki de duyamıyor;
Ama hissediyor.
Toplumda çok küçük bir yeri olduğunu,
Belki de hiç olmadığını biliyor.
Gitmek istiyor;
Ama yanında olan yok ki,
İsteğini yerine getiremiyor.
Sonra,
Onu ve onun gibi olanları fark eden biri çıkıyor,
Sonra da devamı.
Onlara yardım eli uzatıyorlar.
Her ne kadar tutamasalar da
Onlar teşekkürlerini,
Hiç yılmadan gösteriyorlar.

Berna AYGÜN 7/B
CUMHURİYET
Cumhuriyettir her şeyin kaynağı
Karanlığı aydınlatan kuralı
İnsandır temel taşı
Kaldır o kara çarşafı!
Düşündün mü kahraman Ata'mı,
Bayrağımı ve vatanımı koruyan kahramanları?
Bağımsızlıktır akan kanları
Kaldır o kara çarşafı!
Tarihini ve dinini tanı
Bil Cumhuriyetin düşmanlarını
Kanı atalarımın mirası
Kaldır o kara çarşafı!
Ali Yasir TAŞ 7/C
UMUT
Mustafa Kemal bize yol gösterdi,
Bize cesaret verdi.
Bu düşmanı kovmak için,
Bize umut verdi.
Uzun süre savaştık,
Düşmanı yurttan uzaklaştırdık,
Yeni adalet sistemi ile
Cumhuriyetimizi kurduk.
1923'te meclisimiz de oldu,
Yeni umutlarla çağa,
Yeni devrimlerle meclise,
Cumhuriyete bağlandık.
Şu anda yaşıyoruz,
Atatürk'ü anıyoruz,
Hâlâ aynı yolda,
Hızla ilerliyoruz!
Ata YILMAZ 6/G
CUMHURİYET'İN 80. YILI
Atalarımız bağımsızlığımız için çok çalışmışlardır. Cumhuriyet için, vatanımız için canlarını vermişlerdir. Sonunda Cumhuriyet ilan edilmiş, vatan bağımsızlığına kavuşmuştur. Bizim de kendimize ait bir bayrağımız olmuştur.
Atatürk ve arkadaşları bütün bunları yapabilmek için birçok savaşa katılmışlardır. Bütün savaşlardan galip ayrılmışlardır. Çok az şeyle, kendilerine güvenerek çok büyük ve güçlü devletleri yenmişlerdir. Bunların hepsi, kendilerine ve vatana olan güvenleri sayesinde gerçekleşmiştir. Bütün bu savaşların sonunda, istediğimizi elde etmişizdir. Cumhuriyet'in böyle bir hikayesi vardır.
Şimdi Cumhuriyet'in 80. yıldönümünü kutluyorsak bu, atalarımızın sayesindedir; çünkü Cumhuriyet'i bize onlar hediye etmiştir.
PENCERE Mayıs 2003'ten

Ecem Bayar 6/A
ÇOCUKLUĞUMU VERİN BANA
Postacı amcadan istesem çocukluğumu
Verir mi bana?
Çocukluğumu sığdırabilir mi acaba
Bir zarfa,
Bir mektuba?
Şekerci amcadan istesem çocukluğumu
Verir mi acaba?
Çocukluğumu sığdırabilir mi
Bir şekere,
Bir kağıt helvaya?
Annemden istiyorum çocukluğumu
Verir mi bana?
Çocukluğumu sığdırabilir mi
Bir ninniye,
Bir uykuya?
Allah babadan isterim çocukluğumu
Verir mi acaba?
Çocukluğumu sığdırabilir mi
Benim Dünyama.
Ezgi Didem Dağcı 7/D
İDEALLER CENNETİ
Özgür olmak, idealler... Sürekli yeni fikirler üreten, öğrenmek için yaşayan iki kişilik. Birinin hayatı zekasına, diğerinin hayatı kanatlarına bağlı. Kimlerden bahsettiğimi birkaç satırda açıklayacağım; çünkü ben de onlar hakkına gerekli bilgileri edinemeden, onların fikirlerini benimsemeden aslında onları tanımış değildim. Tuhaftır ki hala aklımda onlar hakkında soru işaretleri var. Mantık, zeka, özgüven, liderlik, özeleştiri yapabilme... Bunların hepsi