|
YARATICI YAZILAR
MASAL
Bir varmış , bir yokmuş
Aşktan başımı kaldıralı çok azmış geçen zaman
Geçen zaman azmış gidişinin üstünden
Sonra bir gibiymiş karanlık
Ben duymamışım, 
Meğer neymişsin; bilmezmişim, sağırmışım
Yıldırırmışmış yalbır yalbır yıldırımlar
Bir gökyüzünün içinde iki
arıyormuşum
Halbuki aşkların hepsi kişilikmiş 
8 milyarmış dünyamızın nüfusu
8 milyarmış aşkların sayısı
Aşkların sayısı platonikmiş.
-ymüş tüm planlar
Tekrar tekrar tekrarlanan Aaaacılar
Bir
Öne
Bir
Geriye
Gidişimiz tesadüf değilmiş.
Çizge Yalkın
DELİ
Ekvatora boylu boyunca uzandım;
Yatıyorum
Dokunmayın bana
Güneşliyorum...
Çizge Yalkın
ELMA ŞEKERİ
Gökgürültüsünün ardından
Yağan cam kırıkları
Sıkı sıkı tuttuğu bebeğinin elma şekeri elbisesinden
Bir tane de ona giydirdi
Pul biber tadında olanı
Pamuk Prenses'in de elma şekeri elbisesi vardı
Cadının getirdiği zehirli elmayı yedi
Karanlık da onu
Sonu gelmeyen havai fişek patırtıları
Sonu gelmeyen kutlama
Her yer olabildiğine elma şekeri
Her yer olabildiğine pul biber
Her yer olabildiğine k..a...r....a.....n......l.......ı........k
Elma çürümüş
Elma şekeri kapkara
Naz Beykan
BEYAZ GÜVERCİN
Küçük çocuk soruyor:
"Bey amca, neden beslemiyorsun güvercinleri?"
Dudaklarını büküp düşündükten sonra yanıtlıyor bey amca:
"Ben, kanadı kırık beyaz güvercini bekliyorum.."
Arman Apaydın
ORTA SINIF BURJUVAZİSİNE ÖĞÜT
Oturduğum postmodern evdeki
Minimalist eşyalarını kullanarak yaptığım
Otantik yemeklerin tadını aldığın yer,
Kübist anlayışla dizayn ettiğin mutfağındır.
Sade olsun diye beyaza boyadığım duvarlarının
Üzerine astığın feyk VanGogh tablolarından ne kadar anlıyorsan,
Hayattan da o kadar anlıyorsun anlaşılan.
Tahta kaşık ve bakır cezve ile
Kömür üzerinde yaptığın kahvenin güzeldir tadı
Elektrikli ocak üzerinde çelik kaplama materyallerle yaptığından.
Çizge Yalkın
KİRALIK UMUTLARIM
Kiralık umutlarım vardı eskiden
Damla damla hissettiğim.
Her yere taşırdım onları,
Herkese gösterirdim,
"İşte umutlarım" diye.
Ama söylemezdim kiralık olduklarını.
Çünkü gün gelecek, onlar benim olacaklardı.
Soranlara "benim" derdim, "benim umutlarım!"
Onlar benim geleceğim, her şeyim.
Onlar varsa ben de varım.
Onlar yaşadıkça ben her gün yeniden doğarım.
Şimdi ise onlarsızım
Hayat dalımı kırdım
Satılığa çıkarılmış umutlarım.
Umutlarsız, yaz yağmuru gibiyim
Damla damla düşerken
Birden eriyiveririm.
Son nefeste ise,
Umutsuz son seslenişte
Amansız çığlıkların en sessizlerindenim.
Hande Güzel
SEVMEM...
Ben su sesini çok severim;
Mesela:
Hani deniz hışırtıyla çağlayıp sonra durulup kumları okşar ya
İşte ben onu severim.
Ben yurdumu, ben mahallemi çok severim mesela;
Çok yürümüşümdür o sokaklardan, çok üşümüşümdür kışın.
İşte ben üşümeyi severim; kendi sokağımda.
Ben, ben parayı çok severim mesela;
Hani harcamasak da cebimizi ısıtır ya hani harcayınca içimiz yanar ya
İşte ben içimin yanmasını isterim param olduğunda.
Ben sigarayı sevmem; hoş seveni de sevmem
İçeni, içireni değil
İçmeyeni, içtirmeyeni severim.
Anlayacağınız prensiplerim var.
Yaşlanıyor muyum neyim.........
Mert Şenel
ÖZGÜRLÜĞÜN CESARETİ
Hadi çıkarın karşıma!
Duvarları, askerleri, dikenli telleri...
Hadi takın peşime!
Tankları, uçakları, füzeleri...
İsterseniz, zincirler dolayın boynuma
Sıkıysa, kelepçesiz devirin bileğimi masada
Hiçbir kuvvet durduramaz beni
Ben, özgür olmak istedikten sonra...
Arman Apaydın
Mert Şenyuva
KADERİN OYUNU ...
Başımı kaldırdım ve gökyüzüne baktım, büyük pamuk balyaları şeklinde bulutların arasına saklanmış oturuyordu tanrılar. Hiçbir dertleri olmadığı için insanların dertlerine çare arıyorlardı. Sonra leylekleri gördüm, sanki arkalarındaki bir canavardan kaçarmışcasına bir ürkeklik ve korkuyla uçuyorlardı güneye doğru. Kafamı biraz daha yeryüzüne indirince sarı çınar yapraklarını gördüm, rüzgarın kendilerine hükmetmesine biraz bozulsalar da fazla belli etmiyorlardı ve oradan oraya savruluyorlardı. Rüzgarın görevi mi yaprakları savurmak yoksa yaprağın kaderi mi bir yerlerden koparılıp bir yerlere taşınmak?
Birden karşı parkta, bankta oturan onu gördüm... Benim onu hayranlıkla seyrettiğimden habersiz, elindeki dergisini okuyordu... Onun görevi miydi böyle güzel olmak ya da benim kaderim miydi ona vurulmak?
Alev gibi kızıl saçları, zümrüt misali gözleri, dudaklarının yanındaki gamzeleri...Tanrım! Onu boş bir gününde yarattığına eminim! Kaç dakika orada durup onu seyrettim bilemiyorum. Ta ki yaprakları savurmaktan sıkılan rüzgar, onun kaşkolunu uçurup ayaklarımın dibine bırakana kadar... Rüzgarın görevi miydi o kaşkolu savurmak yoksa kaşkolun kaderi miydi ayaklarımın dibine savrulmak...
Bundan sonrası, tıpkı bir ağır çekim film gibiydi... Yerinden kalktı ve ağır adımlarla bana doğru gelmeye başladı. Onun çekimine kapılmış gibiydim. O güzel yeşil gözleriyle bana bakıyordu. Gülümsedi, aptallaşmış, dilim tutulmuş gibiydi: "Elinizdeki bana ait sanırım." dedi yavaşça. Aptal aptal gülümsemeye devam ediyordum. "Eee evet bayan, buyrun atkınızı." diyerek uzattım, gözlerini benden kaçırıyordu. "Biliyor musunuz, çok güzelsiniz!" dedim. Kendimden asla beklemeyeceğim bir cesaretle. Gözlerime hâlâ bakamıyordu ve yüzünün kızardığı açıkça belli oluyordu. Rüzgar, onun bu utangaçlığına kızmış olacak ki birden tekrar savurdu atkısını, fakat bu sefer yola doğru...
Bir hamle yaptım; fakat atkıyı yakalayamadım. Onun için çok değerli bir atkı olmalıydı ki arkasından koşmaya başladı... O kadar dikkatsizdi ki ne benim "Bayan, dikkat edin!!" diyen bağırmamı duydu, ne de arkasından gelen otobüsü. Bense bütün yaşananlarla kalakaldım: otobüsün acı freni, yoldaki patinaj izlerini ve aşık olduğum kadının kanlar içinde yere yığılmasını.... Koşarak yanına vardım ve elimden geldiğince yardım etmeye çalıştım... Zümrüt yeşili gözlerinde hayat sönene kadar baş ucunda bekledim... Gözlerini usulca kapatıp bir ambulans çağırdım... Onu ilk gördüğüm banka oturdum, bilinçsizce ve orada saatlere oturup ağladım, ağladım, ağladım...
Rüzgar yaptığından dolayı suçluluk duyuyor olsa gerek ki bıçakla kesilmiş gibi kaybolmuştu... Leylekler ise yolu yarılamıştı ve bu olaydan asla haberleri olamayacaktı. Tekrar bulutların arasına baktım, dikkatli bakarsanız Tanrıların gözlerini görebilirsiniz, evet Tanrılar da onu kurtaramadıkları için bana bakmaktan çekiniyorlardı ve o sırada yağmur başladı. Tanrılar göz yaşlarına hakim olamadılar sanırım...
Banktan kalkıp eve doğru yürürken bu günü geçirdim aklımdan... Ve bir soru aklıma takıldı... Otobüsün görevi miydi onu benden almak, yoksa benim kaderim miydi hep sevdiklerimin arkasından ağlamak? ...
Eylül 2002
Hasan Toplar
AY IŞIĞI SONATI
O gün içinde daha önce hiç duymadığı kadar büyük bir heyecan vardı Bodhan'ın. Bu heyecana kendisi de bir anlam veremedi başlarda, fakat piyanosunun başına oturduğu zaman anlamıştı heyecanının nedenini. Senelerdir çalmak için hazırlandığı Ay Işığı Sonatı'nı bugün son kez çalacak ve piyanoya uzun bir süreliğine, bir daha geri dönmemek üzere veda edecekti. Artık çok yaşlanmıştı. Eskiden neredeyse hızdan görülemeyen elleri, sanki yağan kar taneleri gibi çok daha hafif, narin ve yavaş hareket etmeye başlamışlardı. Asıl sorun ise kromatik çıkışlardaydı, bir türlü eski akıcılığına kavuşamıyordu ritim. Ay Işığı Sonatı onun için ayrı bir önem taşımaktaydı. "Piyanoya vedam böyle bir şaheserle olmalı" diye tekrar geçirdi içinden. Derin bir soluk aldı ve çalmaya başladı o eşsiz parçayı.
Notalar o edalı danslarını yapmaya başlayınca, Bodhan'ın aklına büyük aşkı Laura geldi, aynı Beethoven'ın parçasını bestelerken Julie Grafin'i düşlediği gibi. Piyanist aşkını yakarıyordu sanki tekrar tekrar notalarda. Karşılıksız olacağını bile bile kapılmıştı bir kere kara sevdaya. Bodhan gözlerini kapatmış, sonata devam etmekteydi. Her ne kadar ezberi çok kuvvetli olmasa da, o gün sanki içine doğuyordu her nota. Doğaçlama yaptığını sanıyordu kendisi, ama çaldığı notalar sonatın ta kendisiydi. Belki de o an için besteciyle bire bir aynı duygular içindeydi. İlk bölümün sonlarına geldiğinde gözlerinden yaşlar damla damla tuşların üzerine düşmeye başlamıştı bile, son ölçüyü de çaldıktan sonra öylece bekledi, donakalmıştı sanki. Bir an duvarda asılı olan eski saatin bile sesi kesilmişti, artık yaşadığı dünyadan sıyrılıp çıkmıştı sanki, piyanosu onu düşler alemine götürmüştü ve yanı başında biricik Laura'sı vardı.
Bodhan ellerini biraz ovuşturduktan sonra sonatın ikinci bölümüne başladı. Piyanodan bu sefer neşe fışkırıyordu sanki; gamlar, arpejler, diyezler, bemoller sanki birer mutluluk dalgası olmuş ve piyanisti de içlerine almışlardı. Piyanist ustalığını, sonat eşsizliğini göstermekteydi. O an Bodhan'ı gören biri olsaydı, onun durumunu bir hayli garipserdi doğrusu. Çünkü piyanonun üstüne kapanmış, ara sıra ritimle dans eden, yeri gelince kahkahalarla gülen bir kişi, çoğu kişiye farklı gelebilirdi. Laura'sıyla uçsuz bucaksız kırlarda yaptıkları gezinti ve oynaşmalar yavaş yavaş sona ermekteydi. İçinden sonatın bu bölümünün neden bu kadar kısa olduğuna üzülmeden edemedi. Son staccato notalardan sonra, ellerini piyanodan çekti ve etrafına bakındı. Sanki Laura orada bir yerde onu beklemekteydi. Fakat kimseyi göremedi.
Artık son bölüm için hazırdı. Sandalyesini düzeltti ve bir an hareketsiz kaldı. Parmakları o şahane danslarını yapmaya başlamışlardı bile. Presto gelen melodi insanı tarif edilemeyen, sonsuz bir aleme sürüklemekte hiç de geri kalmıyordu. Adeta bir haykırış, bir bağrışma vardı bölümün içinde. Bodhan'ın aklına Laura'yı kaybettiği deniz kazası geldi. Artık gözyaşlarıyla değil de notalarla ağlıyordu sanki. Yaptığı her yeni arpej çıkışı bir yakarış, bir iç çekmeydi onun için. Kaybolup yitirilen tüm günler gözünün önünden geçiyor ve bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra, hiç durmadan ağlamamak içi kendini zor tutuyordu. Belki de biraz öfkeli olması ona bu konuda yardımcı oluyordu. Ellerini çekmek istedi piyanodan, bu sayede kötü anıları hatırlamaya bir son verebileceğini düşündü. Fakat elleri artık Bodhan'ın yönetiminde değillerdi. Daha önce hiç olmadıkları kadar seri ve hatasızdı hareketleri. Elleri piyanisti adeta hipnotize etmişti, Bodhan onlara bakmaktan kendini alamıyordu. Yitirdiği aşkı hep gözlerinin önünde duruyordu piyanistin. " Aynı Beethoven gibi" diye düşündü piyanist. Çünkü biliyordu ki, besteci bu parçayı bir ihanet üzerine yazmış ve öfkesine rağmen var olan sonsuz aşk ve tutkusunu notalar haline sokmuştu. Son arpej çıkışlarından sonra lento bir biçimde şarkının sonuna geldi Bodhan. Sanki bir yolculuğa çıkmış ve şarkının bitimiyle de başladığı yere geri dönmüş gibi hissetti kendini.
Yıllarını paylaştığı, emektar piyanosuna son bir kez baktı. Yitirdiği aşkı Laura değil de, piyanosuymuş gibi. Yavaşça tuşların kapağını kapadı. Bunu yaparken elleri titriyordu ve bir yandan da düşüp bayılmamak için kendini zor tutuyordu. Eliyle gözündeki yaşları sildi ve yavaş yavaş odadan çıktı. Artık bir daha piyano çalmayacaktı. Fakat harcadığı tüm emeğe yakışır bir biçimde piyanoya veda ettiğinden emindi. Odadan çıkarken anladı ki onun delicesine aşık olduğu Julie Grafin'i, odadaki eski piyanosuydu.
|